Nora'nın Kitaplığı : Male POV
Male POV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Male POV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2020 Cuma

Çavdar Tarlasında Çocuklar - Kitap Yorumu


"Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'ı ve Ackley'i bile, söz gelimi. Sanırım o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra."

Tanıtım yazısı Spoiler içerir!

Çavdar Tarlasında Çocuklar, Salinger'ın tek romanı. Ergenlik çağının içinde, yetişkin dünyanın düzenine karşı isyankar bir çocuğun, bir Noel öncesi başına gelenler... Bu sürecin bir psikiyatri kliniğinde noktalanışı. Holden Caulfield'ın masumiyet arayışının iç burkucu romanı. Belki de Salinger'ın. 1993'te Franny ve Zoey ile Dokuz Öykü adlı kitaplarını yayımladığımız Salinger, 1963'ten buyana yeni bir yapıt yayımlamamasına ve neredeyse efsane haline gelmiş bir gizlilik içinde yaşamasına karşın, dünya edebiyat gündemindeki yerini hep koruyor.


Herkese merhaba! Instagram hesabımda, arkadaşımla bir etkinlik yaptığımızdan ve seçtiğimiz 12 edebi kitabı her ay 1 tane olarak okuyacağımıza dair kendimize meydan okuduğumuzdan bahsetmiştim. Maalesef Mayıs sonu sınav yoğunluğum sebebiyle Mayıs ayının kitabı Çavdar Tarlasında Çocuklar'ı biraz geç okumuş oldum. Bu gecikmeyi bu ay seçtiklerimden 1 kitap daha okuyarak kapatmayı planlıyorum. O kitabı da Instagram'daki Karanlık Şato hesabının bu ayki temasına uyarak Carmilla olarak seçtim.

Gelgelelim Çavdar Tarlasında Çocuklar'a. Bu kitap uzun zamandır okuduklarımdan çok farklıydı. Stefan Zweig kitaplarında nasıl sayfalar çevrildikçe bir yükselme hissi oluyorsa bunda da tam tersi yüksek ve enerjik başlayıp sayfalar geçtikçe bir düşüşe geçiyorsunuz. "Düşüş" derken kitaba dair kötü anlamda bir yorum olarak değil, gerçekten psikolojik olarak hissettiğimiz bir düşüşten bahsediyorum. Yoksa kitap başından sonuna kadar aynı şekilde sürükleyiciydi bana kalırsa. Asla okuması zor veya sıkıcı olan romanlardan değildi. Bu özelliğini çok sevdim çünkü yazın ağır romanlar okumak beni çok zorluyor.

Kitabın arka kapak yazısı olmadığını fark etmişsinizdir, bu durum benim gibi arka kapak yazısındaki içerikten uzak -veya bütün içeriği anlatan- özetler ve boş yorumları sevmeyenlerin işine geliyor aslında. Fakat siz bir kitabı okumadan önce onun hakkında bilgi sahibi olmayı sevenlerdenseniz size kısaca özetleyeyim:
Bu kitap zengin tabakada yaşayan, hayattaki adaletsizliklerden ve sahteliklerden nefret eden, başından bazı üzücü olaylar geçmiş hareketli bir liseli gencin bir okuldan daha atıldıktan sonra geçirdiği 4-5 günü anlatıyor. (Aslında burada küçük bir kasabanın çiftliğinde çalışan yoksul bir ailenin çocuklarının dramı diye espri yapasım gelmişti ama gördüm ki benden önce 100 kişi falan aynı şeyi yapmış... Pek yaratıcı değilim sanırım...)


Kitap baş karakter Holden'ın gözünden anlatılıyor. Normal bir erkeğin gözünden dünya olarak düşünüyordum başta okuduklarımı fakat bir yerden sonra işler çığırından çıkmaya başladı ve okuduklarımdan ne anlam çıkaracağımı bilemez olmaya başladım. Bir noktadan sonra kitabın nerede son bulacağını yavaş yavaş anlamaya başlıyorsunuz ama bu durum olayları çözümlemenize pek de yardımcı olmuyor. Bir oğlanın kafasındaki karmaşa, yaşadıklarının gerilimiyle karışınca gerçekten etkileyici bir okuma deneyimi elde ediyorsunuz. Devam eden spoiler bölümünü kitabı henüz okumadıysanız lütfen okumayın.

------------------------ Spoiler -----------------------------
Ucu açık bırakılan kitapların ayrı bir etkileyiciliğe sahip olduğu kesin. Ama aklımdaki soru işaretlerini düşünmeden duramıyorum. En başta, Phoebe'nin gerçekliğinden benim dışımda şüphe eden var mı? "Gerçek olan hiçbir şeyden hoşlanmıyorsun!" dediğinde Holden "Bu aramızdaki konuşmadan hoşlanıyorum" demişti ve Phoebe de "Bu gerçek değil!" diye cevap vermişti. Bir de Phoebe sanki Holden'ın Allie'ye olan özlemini yatıştırmak için yarattığı bir hayali karakter gibi geldi bana. Sürekli Holden'ın aklından geçenleri okurcasına konuşması ve histerik bir şekilde "Babam seni öldürecek" deyip durması, sanki Holden'ın bastıramadığı endişelerini dile getirir gibi. Bir de tam Holden gitmeye kararlıyken elinde bavullarla çıkıp gelmesi ve bunu gören Holden'ın gitmekten hemen vazgeçmesi, sanki gitmemek için bir bahane arıyormuş da onu kendisi oluşturmuş gibi... Sanki herkesin sahtekâr, sıkıcı veya aptal olduğu bir dünyada Holden kendine olması gereken ideal karakteri oluşturmuş gibi geldi: Masum, zeki, eğlenceli ve sevgi dolu Phoebe.

Bir de kitap boyunca bahsi geçen, her şeyi başlatan ama anılar dışında hiç karşılaşamadığımız, sesini bile duyamadığımız Jane var. Bir yerde olaylara dahil olmasını istemiştim doğrusu... Son olarak kitabın sonunun daha detaylı olmasını isterdim. Holden sanki birden çok psikolojik rahatsızlığın belirtilerini gösteriyor gibiydi -özellikle karşıdan karşıya geçme sorunu yaşadığı kısımda tüylerimin diken diken olmasını engelleyemedim- ve elimde değil, neyi olduğunu ve ailesinin rahatsızlığını nasıl keşfettiğini çok merak ettim.

Bu arada söylemeden geçemeyeceğim, sonda evine gittiği hocası hakkında tam da "Ne güzel şeyler söylüyor, sanki içimi okuyor" diye düşünüyordum ve... olana bakın! Hayat işte, hayatın acı gerçeklerinin yüzümüze tokat gibi indirilmesiydi o bölümde yaşananlar, gerçekten yaşamayan birinin tam olarak anlayamayacağı bir şok ve hayal kırıklığı. Umarım asla yaşamayız böyle şeyler...

Eğer bu kitabı okuduysanız bu konularda siz ne düşünüyorsunuz, lütfen benimle paylaşın 😊 
-------------------Spoiler Sonu-------------------


Son olarak bir de kitapta kullanan modası geçmiş ve pek de yerine oturmamış gibi gelen kelimelerden bahsetmek istiyorum. Bunlar gerçekten çok sık kullanılıyordu ve tahminimce çevirmenin yazar orijinal dilinde sokak jargonu kullandığı için kasıtlı olarak yaptığı bir şeydi. Ama emin değilim tabii 😄 Bu kelimelerden biri "bitmek"ti mesela. "Phoebe bu tarz şeylere biterdi", "Çocuklar şöyle davranıyor ya, bitiyorum" gibi, normalde "bayılmak" kelimesini tercih ederek kullandığımız bu yerlerde, onun yerine "bitmek" kelimesi çok sık bir şekilde geçiyordu. Tabii ki bu kelime kullanılabilir ama bir yerden sonra çok gözüme battı, gerçi rahatsız oldum mu diye sorarsanız cevabım hayır olur. Aynı şekilde sahtekar ve zıpır kelimeleri de biraz yersiz kullanılmış gibi geldi bana ama bu kelimeler, özellikle "zıpır" beni rahatsız etti çünkü anlamı bozduğunu hissettim. Bir de "lanet" çok kullanılıyordu ama bundan rahatsız olmadım, aksine, biraz komiğime gitti doğrusu.

Ne çok şey varmış söylemek istediğim! Halbuki kısa bir yorum olur sanıyordum. Ama böyle bir kitaba böyle bir yorum yakışır sanırım. Sonradan kitabın yazıldığı dönem hakkında bazı bilgiler edindim, size tavsiyem, kitabı okumadan önce yazıldığı dönemi araştırmanız. Okurken yakalayabileceğim birçok nüans varmış döneme dair, roman döneminin izlerini taşıdığı gibi aynı zamanda döneminde bahsedilmesi sessiz bir tabu olan konuları da içeriyormuş.

Sonuç olarak, ben gerçekten sevdim bu romanı, akıcı olması da tekrar söylüyorum, çok büyük bir artıydı. Merak ediyorsanız mutlaka okumanızı tavsiye ederim, hoş bir okuma zevki veriyor ve bana kalırsa okuduğunuz kitaplar arasında bulunmasını isteyebileceğiniz bir kitaptan bahsediyoruz. 

Çok kısa bir süre içerisinde yeni bir kitap yorumu daha paylaşacağım, Salı günü de yeni videomuz gelecek. Yorumlarınızı benimle paylaşmayı unutmayın, sağlıcakla kalın!


Yazar: J.D. Salinger     Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları       Çevirmen: Coşkun Yerli    
Sayfa Sayısı: 198     GoodReads Puanı: 3,81

19 Mart 2020 Perşembe

Yeni Bir Umut (Umutsuz #2) - Kitap Yorumu


HAYATINI ÖZGÜRCE YAŞAMAK İSTİYORSAN ÖNCE GEÇMİŞİNLE YÜZLEŞMELİSİN…

UMUTSUZ, Sky’ın hikâyesiydi.
Şimdi olaylara Holder’ın gözünden bakmanın zamanı.

Yeni Bir Umut’ta, Sky’ın çocukluğunda yaşanan olayların Holder’ı ve ailesini nasıl etkilediği gözler önüne serilirken, bir yandan da bu iki yaralı ruhun birbirini nasıl iyileştireceğine tanık olacaksınız.


Herkese merhaba! Şoklar içerisindeyim ve bu yorumu nasıl daha önce paylaşmadığımı çözümlemeye çalışıyorum. Bu kitabı 3 ay önce okumuştum ve yorumunu paylaştığımdan neredeyse emindim. Fakat paylaşmamışım dolayısıyla bunun pek önemi kalmadı sanırım. Fark edince zaman kaybetmeden yazayım dedim.

Bileniniz vardır belki, Umutsuz benim zamanında en çok kalbime dokunan, beni en derinden etkileyen kitaplardan biriydi. Fakat Yeni Bir Umut'u okuduğumda kendi kendime dedim ki, eğer Umutsuz da bunun gibiyse demek ki ben o kitabı okuduğumda çok küçükmüşüm -veya çok toymuşum-. Çünkü Umutsuz'dan ne derece etkilendiğimi hatırlıyorum ve Yeni Bir Umut'u okuyunca neredeyse üzerimdeki bütün etkisi kayboluyordu kitabın. Bunu söylemek için birçok sebebim var:

1. Kadın yazar - Erkek karakter, kaliteli sonuç çıkması feci zor. Bayıldığım bir yazardı fakat dürüst olmak zorundayım; Colleen bu işi batırmış. Ya da Holder kitapta bolca bahsi geçen hormonlarına ters düşecek derecede duygusal ve erkek olduğunu bilmesek kesinlikle kız sanabileceğimiz bir karakter. Yanlış anlaşılma olmasın, erkekler duygusuz demiyorum fakat bu kitabı okurken kesinlikle bir kadının erkek karakter yazma çabaları ortadaydı ve bu bana kalırsa en azından bu konuda başarısız olduğunu gösteriyor.

2. Aksini bilmesem Wattpad kitabı derdim. Amacım Wattpad kitaplarını aşağılamak değil. Fakat Wattpad ortamının, amacına uygun bir şekilde, %90'ını amatör kitapların oluşturduğunun farkında olduğumuzu düşünüyorum. Aralarından kaliteli kitaplar da çıkıyor fakat ben bu yazıda Yeni Bir Umut'u ortalama bir Wattpad hikayesine benzettiğimi söylemeye çalışıyorum. Bunu nasıl açıklasam emin değilim fakat belki kitabın genel havası, belki de ilk maddede bahsettiğim konudan dolayı böyle bir hisse kapıldım ben.Yakıştıramadım kısaca, ilk kitapta hiç böyle bir şey düşünmemiştim.

3. Belki de çok geç kaldım bu kitabı okumak için. Düşünüyorum da, Umutsuz'u okuduğum zamanlarda, lisede okusam belki de hiç amatörce bir hava almayacak ve bayılarak okuyacaktım. O zamanlar daha farklı hayallerim vardı ve bazı şeylerin gerçek olabileceğine inanabileceğim zamanlardı. Evet, sanırım o zamanlarda okusam gerçekten bu kadar basite indirgemez, oldukça da tatlı bulurdum bu kitabı. İşte, görünen o ki her şeyin bir zamanı var ve ben bu kitabı okumak için geç kalmışım anlaşılan.

Gönül isterdi ki bu kitaba da aşık olayım ama ne yapalım, olmadı işte. Her şey zamanında güzelmiş, bu da benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Fakat Umutsuz'u okumamın üzerinden o kadar çok zaman geçmiş ki, her şeyi unutmuşum! Bu kitapta okurken de her sır açığa çıktığında aynı şoku yaşadım neredeyse. Olanları tekrar hatırlamak ve bu sürprizlerle dolu senaryo için yazara bir kez daha teşekkürlerimi sunmak için bir fırsat çıkmış oldu bana da. Okuduğum için asla pişman değilim tabii ki =) Sadece hayal kırıklığının hafif hüznü var üstümde. Bir kez daha çok etkileneceğimi sanmıştım çünkü...

Her neyse, olan oldu, bir kitap daha bitti. Tehlikeli Yemin'de görüşürüz demiştim ama bu da araya kaynayıverdi işte :D Okuyanlardan da yorum bekliyorum, bu hislere sahip tek kişi ben miyim merak ettim... O zaman, bu sefer söz, Tehlikeli Yemin yorumumda görüşürüz, sağlıcakla kalın! =)


Umutsuz yorumum için buraya tıkk!

Puanım: 3,5      GoodReads Puanı: 4,34
Yazar: Colleen Hoover       Sayfa Sayısı: 429        Yayınevi: Epsilon

29 Ocak 2015 Perşembe

İt Dalaşı (Wolfe Brothers #2) - Tanıtım & İnceleme


Yenilginin rengi gözbebeklerini boğsa da, 
hepimiz gibi yoluna devam et ve inatla gülümse. 
Gülümse ve karanlık kuytuların en karanlıgında yaralarını yala.
Parmaklarınla yaralarına dokun ve onları hatırla.

Kendilerini birer başarısızlık örneği olarak gören Wolfe kardeşler, kaderlerini baştan yazmak için daha önce hiç denemedikleri bir yola baş koyarlar. 
Bu yol kimilerinin para, kimilerinin şöhret, kimilerininse onurları için seçtikleri boks ringleridir. 
Peki, iki kardeş bu acımasız düzene tutunup ayakta kalmayı başarabilecek midir?

Markus Zusak, Köpek Düşlerinden sonra üçlemenin ikinci kitabı olan İt Dalaşı'yla, talihle yıldızları bir türlü barışmayan arızalı iki erkek kardeşin hayatla verdikleri çetin mücadele üzerinden unutulmayacak bir mesaj veriyor:

Yüreğini kaybetme.


Ve bir kez daha Markus Zusak beni hayal kırıklığına uğratmadı. Tekdüze gibi başlayan kitap bir kez daha ne oldu ne gitti anlamadan bitti.

Dövüşü. Seviyorum.
Çünkü ne kadar fiziksel görünse de aslında tamamen psikolojik bir olay. Bunu Markus Zusak'ın dilinden okuyunca daha iyi anladım.

Bu serinin kitaplarını beğenme-beğenmeme konusunda çok zıtlık gördüm. Bana kalırsa kesinlikle herkese öneremem. Bu kitap, sanki siz onu okurken kalbinizin derinliklerinde bir yere dokunmaya çalışıyor. Uzanıyor, çekiliyor, gücünü toplayıp tekrar uzanıyor. Eğer siz kitabı okurken biraz yumuşarsanız anında oraya ulaşıyor ve sizi etkisi altına alıyor.
Ama çoğu kişi kitabı olayların içine girerek, bir karakter olarak değil de, "Peh, bu da neymiş ya, dram gibi ama değil, sıkıldım" tarzında okuduğu için, gerçekten sıkılıyor ve kitaptan uzaklaşıyor. Bu da gayet normal, çünkü bu kitap, bu düşünenin oluşmasına müsait bir kitap.

Bazı şeyler tamamen kişinin duygusal ruh haline bağlı oluyor. Kitaba kendinizi kaptırır ve beğenirsiniz, ya da kitaptaki konu size çok uzak gelir, umursamazsınız.

Ben kitabı beğendim, çünkü bir çocuğun psikolojik çırpınışlarını, çabalamasını, korkusunu ve cesaretini gördüm bu kitapta. Kardeşliği gördüm, sadakati gördüm, hayalleri gördüm. Ve gerçekleri gördüm, birazcık canımı acıttı.

Hayır bu insanlar ağlasın diye yazılmış bir dram kitabı değil, ağlayacağınızı da sanmıyorum zaten. Yüzünüzde mutlak bir ifadesizlikle okuyorsunuz kitabı. Ne sevinçten havalara uçuyorsunuz ne de şaşkınlıktan ağzının açık kalıyor. Sadece okuyorsunuz ve sanki hayatı yaşarcasına, bu işin sonu nereye varacak diye bekliyorsunuz. Belki de bir sonu olmayacak, kim bilir?

Ve kitabın sonu için de farklı değil. Bence muhteşemdi sonu yine de ne çok mutlu oldum ne de çok ağladım. Yine ifadesizdim, sadece başımla onayladım, hafifçe gülümsedim ve içimde bir umut ışığı belirdi. Çünkü bu kitap size böyle hissettiriyor. Hislerinizi soruk noktalarda yaşamıyorsunuz belki ama içinizde bir şeyler kıpır kıpır.

İşte bu kitabı bu yüzden seviyorum. Çünkü bana farklı hissettiriyor. Bütün kitapların hissettirdiği net duygulardan farklı. Her duygunun önünde bir sis perdesi var, aynı gerçek hayat gibi. Yazarın dilini sevme nedenim de bu. Olayların hiçbiri muhteşem, tahmin edilemez, kusursuz değil.

Ama yazarın öyle bir dili var ki, bu kitaptaki olayları kim yazarsa yazsın o çizgiye ulaşamaz. Aynı hikayeyi başka bir yazardan okusam sıkılırım. Çünkü olay örgüsü basit. Gerçek güzellik, kitaptaki duygularda, kelimelere yüklenen psikolojide.

Aslında bu yorumda böyle felsefe sınıfına ders anlatır gibi cümleler kurmayı düşünmüyordum. Her zamanki gibi içerikten konuya girip düşüncelerimi aktaracaktım fakat bir baktım konu kaymış gidiyor. Kısaca ben bu serinin ikinci kitabını da severek okudum. Özellikle son yarı hızlıca akıp gitti. 3. kitabı ne zaman alırım bilmiyorum, muhtemelen yine uzunca bir zaman sonra alırım.


Yazar: Markus Zusak   Yayınevi: Martı   Sayfa Sayısı: 176
Liste Fiyatı: 12 TL    GoodReads Puanı: 3,85




23 Aralık 2014 Salı

Ali'm (Bir Türk Masalı #2) - Tanıtım & İnceleme


Biliyordum, onu gördüğümde yine bütün kalkanlarım bedenimi saracak ve âşık ruhumu saklayacaktım. Artık hiç değilse kendime dürüst olma vaktiydi. Aslı ruhuma işlemişti işlemesine de ben bunu istiyor muydum? Hoş aklıma, ruhuma girerken bana sorduğu yoktu ama korkuyordum. 

Hiçbir şeyden korkmadığım kadar korkuyordum.

Ali Aral, nam-ı diğer Alim Karanlık ve acımasız bir hayatı seçmek zorunda kalan, korkularını ve pişmanlıklarını kör bir cesaretin arkasına saklayan bir adam Ali'm, yetimliğinin acısını; Duyguya can, Bekire kan, Sadoya yıkılmayan duvar olarak unutmuştu. Hercai arzuların efendisiyken, bir gün hayatına gökten zembille inen Aslıyla tanıştığında hayatındaki en büyük eksikliğin ne olduğunu anladı: Aşk Fakat hayatındaki eksik şeyi yerine koymak sandığı kadar kolay olmayacaktı. 

Alim, Aslı için yanmayı ve yakmayı öğrenebilecek miydi? Öksüz ruhuna, kana bulanmış geçmişine aşkı anlatabilecek miydi? Ondan kaçan kadını, onu kendinden bile çok seveceğine inandırabilecek miydi?

Hercai arzuların ebedi aşka dönüştüğü Bir Türk Masalı daha...


Merhaba arkadaşlar! Bugün Duygu'yu okuduktan sonra çıkmasını sabırsızlıkla beklediğim Ali'm kitabının yorumunu sizlerle paylaşıyorum. Of çok resmi bir cümle oldu ama nedense böyle başlayasım geldi o yüzden silmiyorum. Çok konuşmadan yoruma geçelim:

Öncelikle yoruma bir Duygu-Ali'm karşılaştırması yaparak girmek istiyorum. İyi-kötü olarak değil de farklılıklarını anlatacağım. Öncelikle Duygu; Duygu'nun, yani bir kızın ağzından anlatıldığı için duygular daha yumuşaktı, daha sakindi. Alim'de ise duygular çok sert ve keskin dönüşler, bir anda parlamalar daha ön plandaydı. Eh, erkek olunca haliye.. Tabii bir de "Cadı Aslı" unsuru var ki Alim'i çileden çıkarıyor. Neyse, konumuza dönelim. Bunun dışında Duygu'yu Sedat, işlere pek bulaştırmadığı için bizim develerin çevirdiği haltların aslını astarını pek bilmiyorduk, Duygu ne biliyorsa o -Eh, Duygu da pek bir şey bilmiyormuş-. Ali ise olayların merkezinde olduğu için bu mafyalık meselelerini falan çözmüş olduk. Son olarak değineceğim noktaysa karakterler. Duygu'da Sedat'ın çevresinde işle uğraşan karakterler pek ön plana çıkmıyordu. Alim'de ise bu karakterlerle daha sık karşılaşır olduk. Örn: Tıfıl Cengiz, Tıfıl Olmayan Cengiz, Maho, Tarık.. bla bla bla. Ama benim asıl kastettiğim kişi Levent :D Levent Bey, Alim'den sonraki favori karakterim olmayı başardı :D 

Kitabın ilk 150-200 sayfasını az buçuk Duygu'dan bildiğimiz için biraz yavaş ilerleyebilir. Fakat bunlar aralarındaki "buz dağları"nı hafif hafif eritmeye başladıktan sonrası çok eğlenceliydi. Maalesef elimden bırakamadım ve yapmam gereken onca iş kaldı, ama değdi yani. İki günde bitti kitap, gerçi ben ilk 150 sayfasını önceden Wattpad'den okuduğum için geçtim. Kitabın yayınlanacağını öğrendiğimde Wattpad'den okumayı bırakmıştım. Şimdi gelelim asıl meseleye...

Ben sürekli ertelemeye çalışıyorum ama nasıl olsa eninde sonunda geleceğiz ana konuya: Alim ve Aslı. Allahım bu ikili beni resmen delirtti ama bir o kadar da güldürdü. Yani ben Aslı'yı da seviyorum aslında, onun pek bir suçu yok ama Alim tam bir öküz! Evet, hepimiz bunu onun öksüzlüğüne veriyoruz ama bu kadar da olmaz ki Alim ya ben bile kötü hissettim Aslı'ya söyleyip yaprıklarına karşı yani Aslı nasıl hissetmiştir kim bilir. (Gerçek gibi bahsettim ama korkmayın şizofren değilim) Ama Aslı Alim'e iyi dayandı, karşı çıktı, kavga etti falan filan ve sonunda Alim'i dize getirdi. Helal sana Aslı! Alim gibi manyağı da pısırık aşığa çevirdin ya :D

Uzun lafın kısası, Alim'i okuyun! Çünkü... Çünkü o Ali'm sonuçta! Alim'e kızsak etsek de ona sempati duymamak imkansız. Ayrıca o uçuk kaçık bir yabancı değil %100 saf katıksız Türk odunu! Hatta dağ ayısı veya öküzü de olabilir.. Ay pardon, yanlış kelimeler, erkeği demeliydim. Alim duymasın çıldırır sonra gider yine Aslı'ya patlar falan. Zaten zor bir araya getirdik dokunmayalım hiç :D 

Bir yorumumuz da böylece bitti. Serinin Alim'den önceki ilk kitabı Duygu'nun yorumunu merak ediyorsanız buraya, Işıl Parlakyıldız'ın kitaplarını merak ediyorsanız ise buraya tıklamanız yeterli! Müptelâ Yayınları'na ve Işıl Parlakyıldız'a bizi bu eğlenceli seriyle tanıştırdıkları için teşekkür ediyor, KCBT ile yaptığımız Duygu turuna çaktırmadan göz kırpıyor ve yorumuma son noktayı koyuyorum. Bir sonraki yorumda görüşmek üzere.. Hoşçakalıın! ^,^




Yazar: Işıl Parlakyıldız   Yayınevi: Müptelâ   Sayfa Sayısı: 536
Liste Fiyatı: 25 TL