4 Şubat 2018 Pazar

Kitap Alışverişi #25 - Show Must Go On!


Herkese merhaba! Serileri yarım bırakamama -ve tabii indirime asla hayır diyememe- takıntımın kanıtı olan bir kitap alışverişi ile karşınızdayım! Böyle diyorum çünkü mesela Deliryum'u 2014'te okumuşum, üzerinden 4 yıl geçmiş ve tamamen unuttum doğal olarak kitabı. Normal şartlarda bu durumda kalan bir seriye devam edilir mi? Hayır. Ama seri devamı kitaplarını indirimde gördüysem ve seriyi yarım bırakmak bana bir parçam eksikmiş gibi hissettiriyorsa evet, o seriye devam edilecektir. Bu arada başlamadan son olarak alışverişi nereden yaptığımdan bahsedeyim: OkuOku.com'dan 9.90 kampanyasından yaptım. Köpekler Ağladığında'yı 7.90'a, geri kalanları 9.90'a aldım. Muhteşem fiyatlar, yanında birçok ayraç göndermeyi de ihmal etmemişler. Bu siteden ilk alışverişimdi ve oldukça memnun kaldım, buradan okuoku'ya teşekkürler!

1-2) Requiem & Pandemonyum

Az önce de belirttiğim gibi Deliryum'u 2014'te okumuşum ve oldukça sevdiğimi hatırlıyorum. Hatta yayınevine seri devamlarını bir an önce çıkarmaları için baskı bile yaptığımı hatırlıyorum ama maalesef onlar geç kalmışlar ve ben seriden çoktan soğumuşum, dolayısıyla devam etmemişim. Muhtemelen seriye devam etmeden önce Deliryum tekrar okunacak, bakalım bunca yıl sonra bu seriyi tekrar ilk seferki kadar sevebilecek miyim? :)

Serinin ilk kitabı Deliryum yorumum için tıklayınız.

3-4) Kan ve Yıldız Işığı Günleri & Tanrı ve Canavarların Düşleri

Duman ve Kemiğin Kızı'nı da aynı şekilde 2014'te okumuşum, ne var ki kendisinin bende yeri çok ayrıdır. (Her ne kadar 4 puan vermiş olsam da yıldızlı beş vermiş gibi severim onu) Çoktan ikinci kez okudum bile ve serinin devamını okumaya hazırım! Beklentilerim çok büyük, umarım benim için bir hayal kırıklığı olmaz, DvKK ütopyasına bayılıyorum!

Serinin ilk kitabı Duman ve Kemiğin Kızı yorumum için tıklayınız.

5-6) Karanlık Taç & Ateşin Varisi

Bu sefer okumamın üzerinden 1 yıl bile geçmemiş bir ilk kitabın devam kitapları var karşımda. İyi ki de öyle, aynı kitapları ikinci kez okumaktan ciğerim solmuş durumda. Cam Şato akıcı ve eğlenceli bir kitaptı, suikastçilere olan sevgimden de kaynaklı tabii biraz. Sadece fazla... young-adult'tı yani kitaptaki romantizm falan baymıştı beni biraz. Yanlış hatırlamıyorsam tabii... Şimdiden unutmaya başlamışım acil seri devamlarının okunması lazım... Bu arada Dex bu serinin ciltli versiyonlarını çıkardı yakın zamanda ve muhteşemler, fakat bizim gibi elinde ciltsiz versiyonu olanlar için umarım ciltsizlerini de devam ettirirler... Yoksa büyük haksızlık olur gerçekten, bunca senelik okuruz sonuçta doğal olarak ciltsizinden okumaya başladık :/ Bu konuda Dex'i darlamaya devam edeceğim sanırım...

Serinin ilk kitabı Cam Şato yorumum için tıklayınız.

7) Köpekler Ağladığında

Bu seriyle aramda kimsenin anlam veremediği bir bağ var. Açıkçası ben de çok anlam veriyor değilim. Sadece... okuması gerçekten hoş ve oldukça farklı bir zevk veriyor. Klasik günümüz romanları gibi hiç değil fakat edebi kitaplar kadar yoğun da değil. Dediğim gibi farklı ve oldukça güzel bir seri, merak edenler hiç merak etmeye vakit harcamasın ve başlasın. Zaten incecik kitaplar, ne ara başladınız ne ara bitirdiniz anlamazsınız bile. Çok bayılmasanız bile zaman kaybı olarak göreyeceğinizi garantileyebilirim.

Serinin ilk kitabı Köpek Düşleri yorumum için buraya, ikinci kitabı İt Dalaşı yorumum için buraya tıklayınız.

25 Ocak 2018 Perşembe

Kış Güneşi (Frigid #1) - Kitap Yorumu


Yirmi bir yaşındaki Sydney, Kyler'a ezelden beri aşık. Ne yazık ki Kyler onu atlıkrancadan ittiği ve Sydney'in de karşılığında Kyler'a çamur yedirdiği günden beri sıkı dostlar. Kyler tam bir çapkın, bir kızın yanında iki geceden fazla duramıyor. Syd kendini gittikçe daha kötü hissdiyor. Ancak okuldaki son yılda duygularını itiraf ederek ilişkileirini berbat etmek istemiyor. Kyler'ın gözünde ise Syd hep ulaşılmaz bir noktada, adeta mükemmelliğin simgesi. Syd'in ona hayatta bakmayacağını düşünüyor. Bir gün Kyler'ın dağ evine kayak tatiline gidiyorlar ve bütün saklı duygular gün ışığına çıkıyor. Ama küçük bir sorun var. Evde yalnız değiller. 


Herkese mer-ha-baaa!!! Bugün inanılmaz keyifliyim, şu an yorumunu yapıyor olduğum kitabın da bunda etkisi büyük. Yanlış anlamayın, yazar komedi kitabı olsun niyetiyle yazmamış ama beni çok güldürdü okurken. Bunu bir iğneleme veya kötü bir eleştiri olsun diye söylemiyorum, gerçekten boş boş gülerek okudum kitabı. Direk kitap yorumuna dalmamdan da anlaşılacağı üzere, söyleyeceğim çok şey var...

Bu kitaba dair okuduğum yorumlar genellikle olumsuz ve karakterlere söver nitelikte olduğundan olsa gerek, ben bu kitabı sevmeyeceğimden emin olarak başladım kitaba. Ne var ki, durum tam öyle gelişmedi. Bu kitabı sevdim, yaramaz bir çocuğu sever gibi yani. Tüm şımarıklıklarını görüp de sadece gülümser geçersiniz ya, onun gibi yani. Gerçekten kitap tam bir falsoydu, Jennifer'ın ilk yazdığı kitap olduğunu falan düşündüm. Bu yazar çok fena ya, şu wattpad bozması kurguyu bile bize sevdirebiliyor ya, gerçekten hayran kalıyorum. Hazır yazardan bahsetmişken söylemeden geçemeyeceğim, tam Jennifer'a yakışacak bir biçimde akıcıydı kitap. Belki basitliğinden diyebilirsiniz ama hakkını yiyemem, çok hızlı okundu ve bitti. Ayrıca beni eğlendirdi de. Teknik olarak ileride bahsedeceklerimden dolayı 2 puanlık olarak görsem de kitabı, 4 puan vereceğim. Sebebi? Sanırım Jennifer okuru nasıl avcunun içine alacağını biliyor çünkü verebileceğim hiçbir mantıklı sebep yok. Kitabı resmen sebepsizce sevdim!


Spoiler
Bu kitabı beğenmiş olmama anlam verememe sebeplerimden birisi şu: Kurgu? Olay örgüsü? Ben hayatımda bu kadar anlamsız bir kitap okumadım sanırım. Yazar taslak çıkarmak için eline kağıt kalem almış ve başlamış yazmaya:

"İki en yakın arkadaş... Kız oğlanı çocukluğundan beri seviyor ama oğlan halka bedava hizmet veren bir jigolo sayılır. Bir gün bir fırtına oluyor bu ikisi bir eve hapsoluyor sonra erkek kızı çıplak görüyor, sonra kız gece korkuyor oğlan geliyor yanına yatıyor ama arkadaşça. Bu arada aklından gördükleri çıkmıyor, her gün her önüne çıkanla seks yapan bir erkek için bu hiç normal değil (!) o zaman kesin kıza aşık olmalı. Aaa zaten o da kıza gençliğinden beri aşıkmış ama kız onun için çok iyi ve muhteşemmiş o yüzden onu başka bir erkek hak ediyor, çok iyi bir erkek. Sonra aralarında bir şeyler yaşanıyor sonra kız diyor ki ben senin kankanım ama seninle tek gecelik ilişki hayalleri kuruyorum. Oğlan çok şaşırıyor diyor ki sen kendini o kızların yerine mi koyuyorsun? Kız diyor ki ahh benimle bunu bile yapmıyorsun o kadar bile çekici değil miyim vs.vs. Sonra böyle yanlış anlamalar alınganlıklar falan oluyor sonra düzeliyor, aslında birbirleri hayatlarının aşkıymış hep birbirlerine aşıklarmış herkes farkındaymış bir tek ikisi değiilmiş. Hem ne var erkek 500e yakın kızla yattıysa hem bir sürü tecrübe edinmiş oldu kız da bunu normal karşılıyor zaten mutlu son."


Çok muhteşem ve özlü bir roman var karşımızda. Bir yer, iki karakter, bir olay: Birbirlerine aşık olduklarını ellerine yüzlerine bulaştırmadan söyleyebilecekler mi? Ya da birbirlerinin ağzından her çıkanı ya da her hareketlerini yanlış anlayıp alınıp vazgeçmeden... Çıldırtıcı bir kitaptı doğru ama beni daha çok güldürdü bütün bunlar, resmen karakterlerin salakça çırpınışını izlemekten zevk aldım. Hatta bana çok tatlı geldiler. O nasıl bir aşk itiraf etmektir Sydney? Yıllarca ikisi de çok dolmuş birbirine karşı galiba, bunların sevgili olma evresinde işler ne kadar garip ve hızlı gelişti öyle. Düşündükçe gülesim geliyor. O kızlardan biri olmak istediğini söylemek, Kyler'ı sevdiğini söylemekten nasıl daha kolay olabilir ki? Yani niye böyle birşey yaptı, bilmiyorum hâlâ da anlamsız geliyor.

 Ee tabii karşısındaki çocuk da çok anlamlı biri sayılmaz gerçi, neymiş kızın eksiğini o kızlarla kapatıyormuş."Aynen canım, aynen". En çok da bu güldürdü beni. Zaten biz kızlar cemiyeti olarak Kyler, Travis Maddox gibi "çapkın" sıfatını fazlasıyla abartarak yaşayan erkek karakterlere bayılıyoruz. Ne kadar dalga geçersem geçeyim böyle karakterler okutuyor demek ki, yazarlar da bunu hiç gözden kaçırmıyor tabii ki. "Ee, erkek karakter tabii ki yakışıklı olacak, hazır olmuşken bir de aşırı ve abartı derecede çapkın olsun, yani dış görünüşte çok bad-ass bir badboy olsun ama özünde çok hassas ve kırılgan biri olsun bizim kız da bunu fark etsin" bla bla bla. Ne kadar klişe olursa olsun okumaktan asla yorulmadığımız bir hikaye.   Tatlı Bela'yı çok bayılarak okuduğumu düşünürsek bu eleştirim de çok mantıksız oldu ama olsun.


 Eleştiri değil de bir tespit diyelim buna çünkü eh, yine olsa yine okurum. Jennifer'ın kitaplarını hep eleştirmeme rağmen bir yandan da okumaya doyamıyorum. Evet, zevkliydi. Evet, klişeler ve basitlikler beni bolca güldürdü sürekli olarak cidden mi deyip durdum. Ama bir günde okuyup bitirdiysem o kadar da kötü olamazmış demek ki, değil mi? Genelde yaz kitapları böyle olur, kız yazlığa, festivale bir yere falan gider bir olay yaşar aşık olur hayatının aşkı olduğunu fark eder kitap biter falan. Bilirsiniz işte, klasik çıtır çerez kitaplar. Bir kış kitabı olarak Kış Güneşi de bunu başarmış. Kafanızı dağıtacak çerez niyetine bir eğlence.

Bu arada kitabın orjinal adının Frigid olmasının bir anlamı varmış, okuyunca anlıyoruz. Kış Güneşi nedir Dex, niye böyle farklı arayışlara girildi acaba? Kitap adından da sinyal verildiği gibi erotik-romantik tarzda bir kitap, bunu alıp ponçik bir dram kitabına çevirmiş bu isim ve kitabın adının içerikle olan bağlantısını tamamen kesitğini söylememe gerek yok sanırım.

Sonuç olarak sonsuza kadar eleştirebileceğim bir kitap olmasına rağmen sevdim. Bu da böyle değişik bir kitapmış veya sorunu kendimde aramam gerekirse ben new-adult tarzının neye benzediğini unutmuşum biraz, malum uzun zamandır okumuyordum. Hiçbir esprisi olmadığından dolayı 5 veremeyeceğim bu kitaba (mükemmel bir gerekçe sundum yine) ama beklediğimden daha çok sevdiğim için puanım 4. Çok yakında bir kitap alışverişi postuyla karşınızda olacağım, şimdilik benden bu kadar, hoşça kalın! Okuduysanız, okumayı düşünüyorsanız veya bu paylaşıma dair söyleyecekleriniz varsa yorum bırakmadan geçmeyin ^,^

Yazar: Jennifer L. Armentrout     Çeviri: Serkan Göktaş   Yayınevi: DEX    Sayfa Sayısı: 316
Liste Fiyatı: 22 TL    GoodReads Puanı: 3.78

18 Ocak 2018 Perşembe

Robinson Crusoe - Kitap Yorumu & Alıntılar


Ailesinin, özellikle babasının yoğun ısrarlarına rağmen denizci olmayı kafasına koyan Robinson, ailesini ve tüm sevdiklerini geride bırakarak açık denizlere yelken açar. Yaşadığı acı tecrübeler onun zaman zaman pişman olmasına sebep olsa da yüreğinin derinliklerindeki tutkunun ardından gider. Kendi deyimiyle; “Sanırım hiçbir genç maceraperestin yaşadığı aksilikler, benimkiler kadar erken başlamamış ya da geç bitmemiştir.” Çünkü evden kaçıp ilk maceraya atıldığı zaman henüz on dokuz yaşındadır. Tekrar İngiltere’ye döndüğünde aradan tam otuz beş yıl geçmiştir.

Ünlü İngiliz Yazar Daniel Defoe, ilk ve en önemli eseri olan Robinson Crusoe’da, bir deniz kazası sonucu düştüğü adada uzun yıllar boyunca hayat mücadelesi veren kahramanın hikayesini anlatır.


Herkese yeniden merhaba! Klasik yorumu yapmayalı uzun zaman olmuştu. Ben de dün gecelere kadar okuyup bitirdiğim bu kitabın yorumunu sıcağı sıcağına yazmaya karar verdim. Aslında bu kitabı yanlış hatırlamıyorsam 1 veya 2 yıl önce Ankara Kitap Fuarı'nda bir sahaftan almıştım. Zaten yukarıya koyduğum versiyonunun şu an üretimi yok. Diyeceğim o ki yıllardır kitaplığımda çürüyen kitaplardan birine el atmış oldum. Hepsi yeni kitap seçme yöntemim sayesinde! (Bkz. Instagram) Her neyse, yorumuma başlıyorum.

Öncelikle söylemeliyim ki kitabın dilini çok beğendim. Torunlarını etrafına toplamış, gençlik günlerini anlatan bir dede düşünün, aynı o edayla anlatıyordu hayatını karakterimiz. Teknik detaylardan ilerleyecek olursam kitabın hiç beklemediğim kadar sürükleyici olduğunu söyleyebilirim. Başrolün hayatta kalmak adına adaya ilk düştüğü andan itibaren yaptıkları, bana insanlığın gelişimini anımsattı. Sürekli çabası çok takdir edilesiydi, geçmişe dönen bir gözden dinlediğimiz için duygulara çok yer verilmemişti -ki belki de bundan dolayı ayrı bir havası oldu kitabın. Sanki umutsuzluğa veya karamsarlığa düşmeden sürekli çalışıp çabalayan bir adamın öyküsünü okudum ki bazı yerlerde kendisi hiç de öyle olmadığını söylüyor fakat bu duyguları eylemlerine neredeyse hiç yansımadı. 

Spoiler İçerebilir

Durmaksızın çalışıp sürekli yeni bir şeyler yapıyordu ve bu yaptıkları, bunları yapma süreci oldukça ilgi çekiciydi. Aynı zamanda adayı keşfettiği kısımları da merakla okudum. Biraz trajik tabii, düşününce, yıllarca yalnız bir adada kalıyor. Kitabı okurken kafamın bir yanında sürekli üzerime üzüntü dalgası yollayan bu düşünce vardı. Cuma Robinson'a katıldığında nasıl mutlu olduğumu hayal edebilirsiniz. Yani benim için en eğlenceli kısım ondan sonrasıydı sanırım çünkü üstümden büyük bir yük kalkmış gibi hissettim. 

Yalnız kitabın sonunun birazcık daha ayrıntılı olmasını isterdim, benim okuduğum versiyonundan dolayı mıdır bilmiyorum ama yalnızca birkaç küçük ayrıntı verip kurtulduğunu ve İngiltere'ye döndüğünü yazmış. Cuma'yı yanına aldı mı, döndüğünde ailesi hayatta mıydı, çabuk adapte olabildi mi topluma karışmaya bunları çok merak ediyordum. İspanyolların dönmesini beklememeleri de ayrı bir muammaydı benim için. Ama adada bıraktıklarının birilerine kullanım için kalmış olması çok hoşuma gitti. Tek başına bir şekilde kurtulup gitseydi onca emek çürüyüp gidecekti ve bunu düşününce içim kararıyordu.
Spoiler Sonu

 Evet nedense kitabı okurken böyle sürekli birileri veya bir şeyler için endişelendim. Bu da kitabın beni ne kadar içine çektiğini gösteriyor tabii. Gerçekten beklemediğim derecede zevk alarak okudum. Macera ve hayatta kalma mücadeleleri çok ilgimi çeken olaylar sanırım. Yorumu burada kesiyorum ve sizi daha fazla tutmadan alıntılarla başbaşa bırakıyorum. Hoşça kalın!
"Bir suçu işlemekten utanmazken pişman olup 
dönmekten utanmak budalalıktan başka bir şey değildi."


"Değeri bilinmeyen mutluluk çok 
büyük yıkımlara yol açar."


"İnsan aklı matematiğin özüdür ve her insan aklının 
ölçülerine uyarak ve bütün nesneleri aklının aydınlığında 
görerek zamanla her tür el işinde beceri kazanabilir."


"İnsanoğlu böyledir işte. 
İçinde bulunduğu durumun daha iyi ve daha yararlı olduğunu 
ancak daha berbat bir durumla karşılaşınca anlar."


"Bütün yaşamımız boyunca başımıza gelen ve kurtulmak
istediğimiz kötü anılarımız, çoğu kez içine düştüğümüz
sıkıntıdan, üzüntüden kurtulmamızı sağlayacak en belirli yoldur."



Yazar: Daniel Defoe     Çeviri: Zeynep Erkut   Yayınevi: Antik Dünya Klasikleri    Sayfa Sayısı: 206
Liste Fiyatı: 10 TL    GoodReads Puanı: 3,66


17 Ocak 2018 Çarşamba

Başmeleğin Öpücüğü (Lonca Avcısı #2) - Kitap Yorumu


Lonca Avcısı serisinin bu ikinci kitabında, okurun güzelliğin ve kana susamışlığın hüküm sürdüğü ve meleklerin her şeyin hâkimi olduğu bu dünyadaki yolculuğu devam ediyor.

Vampir avcısı Elena Deveraux, bir yıllık komadan uyandığında değişmişti. Artık, kanatları gece yarısı ve şafak renklerinde olan bir melekti. Ama Elena'nın vücudu hâlâ kırılgandı ve uçabilmek için iyileşmesi gerekiyordu. Son derece çekici bir şekilde tehlikeli sevgilisi Başmelek Raphael ise geçmişten bugüne hep "benim" dediklerine karşı korumacı ve kontrolcü olmuştu. Ne var ki, Elena söz konusu olduğunda otoritesi hiçbir işe yaramıyordu…

Birbirlerini henüz anlamaya başlamışlarken Raphael, bir diğer başmelek olan Lijuan'dan bir balo davetiyesi almıştı. Bu daveti reddetmenin ölümcül sonuçları olabilirdi; bu yüzden Raphael, balonun olacağı ve onları korkunç bir kâbusun beklediği Pekin'e gitmeden önce Elena'nın uçmasını sağlamalıydı. Çünkü kadim ve merhametsiz Lijuan, ölülerin gücünü taşıyordu ve özellikle Elena için korkunç planları vardı…

Diğer Lonca Avcısı Serisi yorumlarım:
2. Başmeleğin Öpücüğü (şu anda bu yorumdasınız)
3. Başmeleğin Gözdesi



Herkese yeniden merhaba! Blogumda yaşadığım bir sıkıntıdan dolayı blogdaki tüm resimler silindi ve şimdi hepsini teker teker koymaya uğraşıyorum, bu nedenle bu yorum biraz gecikti, bunun için üzgünüm... Ama güzel tarafından bakarsak ... ah, güzel bir tarafı yokmuş. Her neyse, sonuç olarak bugün Meleklerin Kanı'nın devam kitabı olan Başmeleğin Öpücüğü ile karşınızdayım!

İlgili resimMeleklerin Kanı'nı okumamın üzerinden 1.5 yıl gibi bir zaman geçmiş olmasında rağmen kitaba dair hatırladığım bir şey vardı: Çevirisi çok kötüydü. Sık sık anlaşılmaz veya doğru olmayan cümleler geçiyordu kitapta. Bu kitaba başlarken çeviriyi daha özenli görmek için resmen dua ettim, gelin görün ki boşunaymış. Bir kez daha ve maalesef, bu yorumumda da çeviriden yakınacağım. Ama çok uzatmaya gerek yok çünkü aynı Meleklerin Kanı yorumumda da bahsettiğim gibi, bazen yanlış bazen ise kelime kelime çevrilmiş ve sonuçta anlamsız bir cümle ortaya çıkmış gibiydi. "Kafama deniz indi." diyor Elena bir yerde ya da b u tarz bir şeyler. Kafama deniz indi... Cidden mi? Söylenecek çok şey var ama susuyorum, umarım sitemim anlaşılmıştır.

Kitabın içeriğine gelecek olursak öncelikle söylemeliyim ki ciddi miktarda eleştirim var ve muhtemelen bunlardan bahsederken içinde kaybolacağımdan bunu şimdiden söyleyeyim çünkü yanlış anlaşılmak istemem: Kitabı okurken gerçekten eğlendim ve beğenerek, zevk alarak okudum. Beklediğim akıcılık, sürükleyicilik bu kitapta da vardı ama bazı durumlar, beklentilerimi karşılayamamaktan çok artık canımı sıkmaya başladı diyebilirim.

(Uyarı: Fazlaca eleştiri ve yakınma içerir, bir sonraki paragrafa geçebilirsiniz.)
Mesela her kitapta bir büyük olay olma klişesi ve okuru en çok son kısımların etkilediği düşünülerek bu olayın hep kitabın sonunda olması. BIKTIM! Kitabın başında Rafael geliyor baloya gideceğiz çok önemli diyor, kitabın sonuna kadar bekliyoruz gitsinler diye ve biliyoruz ki asıl olaylar orada olacak, öncesindekiler sadece orada olacak olay için yol yapma evresi. Kitabı sonu için okuyoruz yani. Benim polisiye romanları çok okumama sebebim bu zaten, kitabın sonu için sonda çıkacak büyük sürpriz için yazarın yol yapmasını izliyoruz. Fakat zaten o gizemli polisiyenin olayı bu. Niye şimdi yazarlar bunu klişeleştirip her romanına uyguluyor? Kitabın içine birden fazla büyük olay koyarsanız paranızdan çok bir şey eksilmez, merak etmeyin. Kitabın etkileyiciliği artar daha çok satılır, bir şekilde onu iki kitaba bölmek ile aynı miktarda kazanabilirsiniz. Düşünsenize, Taht Oyunları'nda her kitapta 1 olay oluyormuş sadece. Çok komik değil mi? İşte bu kitaplar da bana artık aynen bu şekilde komik gelmeye başladı. Boş kalmasın diye aralarda olaylar falan yazıyor ama kitabın tüm esprisi aslında sonu. Fakat şöyle bir sıkıntı var ki kitabın kapağını kapattığımda "Ah, ne heyecanlı kitaptı!" diyemedim, "Bu kadar mı? Ne oldu şimdi?" diye sordum sadece, yöntem tutmadı yani.

Başmeleğin Öpücüğü ile ilgili görsel sonucuGerçekten koskoca bir kitap okudum ama dönüp bakınca bomboş görüyorum, olmasını beklemediğimiz bir şey olmadı, gayet okurun öngörebileceği şekilde ilerliyor seri. İlk kitabı farklıydı, heyecanlıydı ve beklenmedikti, şimdi daha çok takdir ediyorum o yönünü. Çünkü bu kitapta basitlikten fazlasını göremedim. Kitabı sonunda yazacağı -kendince- büyük bir olay için hazırlamaktansa birden çok farklı olay katıp daha içi dolu, elle tutulur hale getirebilirmiş yazar. Fakat günümüzdeki sıkıntı işte, yalnızca bu yazar için söylemiyorum, serinin çok kitabı olsun diye akıllarına gelen her olayı yeni kitap yapıyorlar bir kitabın içerisinde harmanlamak yerine. Seri çok uzun olunca daha güzel oluyormuş gibi yanlış bir algı var ve bu koskoca paragraftan anlayabileceğiniz üzere bu durum beni hayal kırıklığına uğratıyor. Bazı şeyler tadında bırakılmalı, bunun içinde önce okura bir tat verilmeli.


Tamam tamam, artık kitabın içeriğine geçiyorum. Bu serideki karakterler çok hoşuma gidiyor. Hepsinin farklı oluşu ve oldukça orjinal olmaları, değişik bir okuma hazzı veriyor insana. Mesela Zehir'in gözleri veya beni en çok şaşırtan kişi, Aodhan'ın fiziksel özellikleri... Gerçekten yazar hepsini özene bezene tasarlamış, Naasir'in chimera oluşu bunun en güzel örneklerinden olsa gerek. Gerçi yazarın tüm karakterleri böyle kusursuzca betimlemesi biraz sıkmadı değil beni ama alıştık artık bu tarz kitapların harem tarzı anime gibi olmasına...

Bu kitapta en çok etkilendiğim tasvir Elena'nın kanatlarına ait aslında. Gerçekten, hayali bile muhteşem. Belki de tüm kitabı o kanatlar için okumuş bile olabilirim. Ne var ki Raphael bu kitapta çok sönüktü, kendi 7'leri bile Raphael'den daha çok geçiyordu. O yüzden bu kitapta Raphael hakkında pek bir yorum yapmak gelmiyor içimden.

Ah... Aklıma gelmişken beni çıldırtan bir durum vardı kitapta: Elena'nın güç bende beni özgür bırakın takıntısı. Allah'ım sana geliyorum ya, anladık kızım sen avcısın sen yaparsın da, şu durumda güçsüzsün işte bir kabullen. Senin ben kendime yeterim yardım istemem tavrın yüzünden çevrende kaç kişi yaralanıyor ölüyor farkında değil misin? Bir de kendisi de yaralanıyor, milleti zor durumda bırakıyor, çıldırttı beni kitap boyunca. Ama kitapta da inanılmaz tutarsız bir durum vardı. Elena çok zayıf çok güçsüz güya ama üstesinden gelmediiği başmelek kalmadı, yazar öyle bir yazmış ki maşallah kız en güçsüz halinde bile Raphael'den güçlü heralde. Oldu olacak bir de Lijuan'ı öldürseydi, tam olurdu. Hiç de şaşırmazdım açıkçası. Urban-fantasy'nin bu klişesi de beni yormaya başladı artık. Ne var ki bu tarzı çok seviyorum, bu yüzden bütün klişelere rağmen okumayı bırakacağımı sanmam. 

Evet, bunca eleştiriden sonra "3. kitabı bir an önce okumak istiyorum!" demek biraz garip olacak ama gerçekten 3. kitabı bir an önce okumak istiyorum. Fakat, her zaman bir fakat vardır, şu aralar Instagram'da da görebileceğiniz yeni kitap seçme yöntemimi kullanarak elimde bulunan bir kenara attığım -güya en kısa zamanda okuyacağım- kitapları çürümeden okumaya ve daha fazla kitap biriktirmemeye karar verdim. Bu yüzden içimdeki yeni kitap alma ateşini elimden geldiğince sönük tutmaya çalışıyorum. Sonuç olarak 3. kitabı yaz tatilinden önce okuyacağımı çok sanmıyorum... Bu seriyi okuyan veya okumak isteyen var mı? Yorumlarınızı benimle paylaşmaktan çekinmeyin! Hoşça kalın!


Yazar: Nalini Singh     Çeviri: Bige Turan Zourbakis   Yayınevi: Yabancı    Sayfa Sayısı: 384
Liste Fiyatı: 25 TL    GoodReads Puanı: 4,24



12 Ocak 2018 Cuma

Suçlu Zevkler (Anita Blake #1) - Kitap Yorumu

suçlu zevkler anita blake ile ilgili görsel sonucu

"Doğru söylüyordu. Kapıyı kapatıp onu karanlık ve sıcak yolda bıraktım. Ölüleri diriltip yaşayan ölüleri huzura kavuşturuyordum. Yaptığım şey, kimliğim buydu. Eğer motivasyonumu sorgulamaya başlarsam, vampirleri öldürmeyi de bırakırdım. Bu kadar basitti. Bu gece motivasyonumu sorgulamıyordum, o zaman hala, bana verdikleri ismi taşıyan bir vampir avcısıydım. Ben Cellatım."

Ruhun karanlık arzularını, Laurell K. Hamilton'dan daha iyi kimse bilemez. New York Times çok satanlar listesinin üst sıralarından inmeyen Hamilton, Suçlu Zevkler'de bizi Anita Blake ile tanıştırıyor. Anita, esmer, ufak tefek ama çok tehlikeli bir ölü diriltici ve vampir avcısı. Fakat şehrin en güçlü vampiri onun yardımına ihtiyaç duyunca, Anita en büyük korkusuyla yüz yüze geliyor: Karşısında kendi duyduğu açlığı Anita'da da uyandırıp onu baştan çıkartabilecek bir adam var.

Karanlık sokaklarda bir köşeye sinmiş, avlanmayı bekleyen yaratıkların korktukları tek bir kişi var: Anita Blake...


Mehaba arkadaşlar! Çok merak ettiğim efsane bir seriye başlamış bulunuyorum. Anita Blake! Yıl 1993, vampirler, vay canına! Eski kitaplara her zaman daha müsamahalı yaklaşmayı tercih ediyorum çünkü şu an olduğunun aksine o zamanlar yazarların esinlenebileceği (!) birbirine karıştırıp yenibir şeyler ortaya çıkartabileceği çok fazla seri yokmuş. Tam aksine, bu serinin bayıldığımız birçok fantastik seriye ilham kaynağı olduğuna eminim. Üstelik 25 yıldır yazılmaya devam ediyor! 20küsür kitap... Beni nereye sürükleyecek merak ediyorum.


Bu kitap tam anlamıyla bir urban-fantasy klasiğiydi. Şehrin en iyi avcısı bir kız, başrol tabii ki, oldukça güzel ve cesur, her olaydan bir şekilde sıyrılmayı başarmazsa olmaz ayrıca. Ve olaylardan sıyrılma yöntemleri de gerçek dışı, abes ve basit geldi bana, tüm kitabın gerçek dışı olması bir yana tabii ki. Okurken gülüp geçtim ve kitabın eski ve türünün liderlerinden olmasına verdim, serinin ilerleyen kitaplarında böyle şeyler görmek istemediğimi söyleyebilirim ama...

Spoiler
Valentine'ı basitçe öldürmeleri bir yana Nikolaos'un nasıl öldüğünü neredeyse hiç anlamadım. Bir an o onları öldürecekken nasıl oldu da Anita geldi onu öldürdü, Nikolaos gelişini hissetmedi mi? Çok güçlü bir karakter olarak tasvir edilirken tüm kitapta, böyle basitçe mi ölececkti? Üzgünüm ama saçmaydı. 

Kitabın hoşuma giden bir yönü de romantizme dair pek bir şey olmamasıydı. Yetişkin tarzı urban fantasy'lerde zaten ilk kitaptan romantizm olmaz genelde fakat günümüz kitaplarında ilk görüşten romantizm başlıyor falan filan, biliyorsunuz işte. Yazarın karakterler arasına biraz ara koyması hoşuma gitti, sonuçta oldukça uzun bir seri ve daha başından vıcık vıcık olurlarsa yorucu olurdu. Ben ki kitaplardaki romantizmleri yetersiz bulan kişi, bana ne oluyor böyle? Sanırım doydum artık kusursuz kitap ilişkilerine...
Spoiler Sonu

Şu an okuduğum kitabın Lonca Avcısı serisi olduğunu düşünürsek bu yorumu yazarken aklımda sürekli iki serinin başlangıcının ne kadar benziyor oluşu vardı. Lonca Avcısı serisinin ilk kitabını bayılarak okumuştum ama Anita'yı okuyup yazarın biraz fazla ilham aldığını -malum kelimeyi kullanmak istemiyorum- görünce hayal kırıklığına uğramadım değil açıkçası. Yine de seviyorum Lonca Avcısı'nı, umarım seri devamında bu tarz benzerlikler yaşanmaz...

Eski formumu tutturamadığımdan olsa gerek, yeterince destansı bir yorum yazamadım bu sefer - mesela okuması 3 saat süren bir yorum-. Uzun zamandır bir vampir kitabı okumuyordum, iyi geldi, bir süreliğine doyurdu beni. Eğlenceli bir seriye başladığımı hissediyorum, heyecanlıyım! Şimdilik bu kadar, Başmeleğin Öpücüğü yorumum da çok yakında sizlerle, yorum bırakmayı unutmayın, hoşça kalın!



 

Yazar: Laurell K. Hamilton    ÇeviriMert Süğlün
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 344    Liste Fiyatı: 19 TL    GoodReads Puanı: 4.02

 
 

9 Eylül 2017 Cumartesi

Son Fedakarlık (Vampir Akademisi #6) - Kitap Yorumu


CİNAYET.
AŞK.
KISKANÇLIK.
VE SON BİR SEÇİM.

ÖLÜM MÜ, AŞK MI?

Rose Hathaway oyunu her zaman kendi kurallarıyla oynamıştı. En yakın arkadaşı ve yaşayan son Dragomir Prensesi Lissa’yla St. Vladimir Akademisi’nden kaçarak kuralları çiğnemişti. Büyüleyici öğretmeni Dimitri’ye aşık olarak kuralları çiğnemişti. Moroi dünyasının lideri, Kraliçe Tatiana’ya karşı gelme cesaretini göstererek, gelecek dampir nesillerini korumak adına hayatını ve saygınlığını riske atmaktan çekinmemişti. Ancak bu kez kanun, pençesini Rose’a geçirdi. Hem de işlemediği bir suç için. Üstelik cezasının infazını önleyebilecek bir tek kişi var ve Rose onu bulmak için hem Dimitri’nin hem de Adrian’ın yardımına muhtaç. Ama zamanı azalıyor. Ölüler dünyası onu tüm gücüyle geri isterken Rose’un şansı gitgide zayıflıyor. Esas önemli soru şu; tüm hayatınızı başkalarını kurtarmaya adamışsanız sizin hayatınızı kim kurtarabilir? Rose, Dimitri, Adrian ve Lissa’yı yalnız bırakmayın.

Serinin Diğer Kitapları & Yorumlarım:
1. Vampir Akademisi
2. Buz Öpücük
3. Gölge Öpücük 
4. Kan Sözü
5. Ruh Bağı


Güneşli, cıvıl cıvıl bir haftasonu sabahından herkese merhaba! Bir seriye daha iyisiyle kötüsüyle veda etmiş bulunuyorum. Serilerimin yarım kalmasından ne kadar nefret ettiğimi düşünürsek fazlasıyla iç rahatlatıcı bir durum diyebilirim. Diğer yandan bu seriyi sevdiğim için bir iç burukluğu da yaşamıyor değilim tabii. Oldukça başarısız bir ilk kitabı olmasına rağmen bizi serinin sonuna kadar sürükleyebiliyorsa bu seride gerçekten iş var demektir -ki 3 ve 4. kitapları özellikle harikaydı. Ne var ki 5. kitap gibi 6. kitabı da ortalama buldum. Vampir Akademisi gibi yükselmiş bir seriden daha efsane bir son beklerdim. Şaşırtıcı bir son.

Kraliçe katilinin kim olduğu konusu hiç şaşırtıcı değildi benim için. Daha 5. kitaptan o kişi olduğunu düşünmüştüm fakat belki yazar ters köşe yapar diye bekledim. Yapmamış. Bu öngörü bana kitabı sıkıcılaştıran yegâne şeydi, hiçbir tahminim olmasaydı oldukça şaşırıp zevk alabilirdim fakat o kişi benim fazlasıyla gözüme batmıştı. Bilemiyorum, belki de şanslı bir tahmindi fakat sonuç olarak kitabın en önemli kısmını baygın bakışlarla okumama sebep oldu.


Spoiler
Rose vurulduğunda oldukça heyecanlanmıştım çünkü bir umut ölebilirdi. Evet bunu umut ettim, bir young-adult kitabından, çünkü neden olmasın? Onca kişi öldü, Dimitri bile ama bu ne şanstır ki her köşeye sıkıştığında Rose kaçmayı başardı. Belki bu vurulmadan sonra ölür dedim ama ondan da klişe bir şekilde kurtuldu. Kitabın benim için en can alıcı noktası bu olaydan kendisi kurtulduğu için Rose ve Lissa'nın bağının kopmasıydı. Zekice ve tahmin edilemez bir olaydı. Adrian-Dimitri kapışmasına ise içinden çıkamayacağım için hiç girmiyorum bile.

Ee şimdi kitap bitti, ne oldu? Lissa kraliçe oldu ve tüm bir Moroi dünyasının sorumluluğunu omzuna aldı, üstelik bir de uğraşması gereken özenti kız kardeşi olduğu ortaya çıktı. Rose ve Dimitri yine gardiyan oldular fakat iki Moroi'ye bağlı olarak. Ne değişti? Doğru düzgün okuyup okulunu bitirseydi de aynı şey olabilirdi Rose için. Devrim nerede? Madem tüm bir kitabı maceradan, savaştan uzak diplomatik oyunlara çevirdiniz, bari adamakıllı bir devrim yapsaydınız da Moroi dünyasının altı üstüne gelseydi.
Spoiler Sonu

Bu da ayrı bir konu, ben Vampir Akademisi'nin Strigoilerle kapışma olarak beğenmiştim. Diplomatik saray entrikaları serisi olarak değil. Ve bu son kitap Vampir Akademisi'nin kökleşmiş macera anlayışını bir anda kendi türünden kaçışa çevirdi ve gizli
politik oyunlar kitaptaki maksimum eğlenceydi. Aksiyon nerede? Adrenalin nerede? Genelde distopik serilerin son kitapları hep yönetim üzerine oluyor -bakınız en basitinden Açlık Oyunları- ve bu durum beni sıkıyor. Vampir Akademisi'nde bunu yaşamayı hiç beklemezdim, ama bir şekilde burada bile konular diplomasiye geldi. Anlayacağınız birkaç yönden beklentilerimi karşılayamadı bu kitap.

Uzun lafın kısası gerçekten de tam anlamıyla iyisiyle kötüsüyle veda ettik bu seriye. Kan Bağı serisine başlamayı düşünüyor muyum gibi mantıklı bir soru yöneltiyorum şu an kendime ve cevabım evet. Fakat kitaplığımda okunması gereken bunca kitap varken önümüzdeki birkaç yüzyılda başlayabileceğimi düşünmüyorum. Bu seriyi okuyan veya okumak isteyen var mı? Yorum bırakmaktan çekinmeyin, hoşça kalın!

Yazar: Richelle Mead    Çeviri: Zeynep Heyzen Ateş
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 559    Liste Fiyatı: 25 TL    GoodReads Puanı: 4.42

Hayvan Çiftliği (Animal Farm) - Kitap Yorumu

Asıl adı Eric Arthur Blair olan İngiliz yazar George Orwell’ın siyasi hiciv tarzındaki kısa öyküsü Hayvan Çiftliği 1945 yılında yayımlanmıştır. Eser, alegorik açıdan zengin bir eserdir ve Sovyetler Birliği, Nazi Almanyası gibi totaliter rejimleri mizahî bir dille eleştirmektedir. Hayvan Çiftliği, özet olarak Stalinizmi yerden yere vururken Sovyetler’in kuruluşundan bu yana gerçekleşen olayları hicveder.

Hayvan Çiftliği eserinde adı geçen karakterlerin büyük bir kısmı domuz, kuzgun, köpek gibi hayvanlardır ve bu hayvanlar Stalin, Lenin, Marx gibi tarihî kişilerin alegorisi niteliğindedir.

Kitabın ilk çevirisi saygıdeğer Halide Edip Adıvar tarafından tercüme edilmiştir. Kitabın günümüzdeki baskısı Celal Üster’in çevirisi ve Can Yayınları’nın özenli çalışmasıyla okuyuculara sunulmaktadır. Kitabın 2016 Türkçe baskısındaki kapak tasarımı değerli sanatçı Utku Lomlu’ya aittir.

George Orwell Hayvan Çiftliği kitabı, yıllardır olduğu gibi bugün de pek çok okulda okutulmaktadır. Kitap, sürükleyici ve mizahi diliyle okurları büyülemeye devam etmektedir.

Romanın 1954 ve 1999 yıllarında çizgi film versiyonları gösterime girmiştir. Roman, ayrıca İngiliz Progresif Rock grubu Pink Floyd’un 1977 tarihli “Animals” adlı albümünün konseptine ilham kaynağı olmuştur.


 Herkese tekrar merhaba! Sıcak tatil günlerinde sıkılmaktan beni kurtaran yaz kitaplarımdan birinin yorumuyla karışınızdayım. Öncelikle bahsetmek istediğim birkaç konu var -ki takipçilerim muhtemelen bu konuşmanın bir kısmını daha önce de duymuştur. Blogda yorumunu paylaşmaya çok gönüllü olmadığım kitaplar, klasikler ve klasikleşme yolundaki edebi kitaplardır. Bunun sebebi de şu ki edebiyat konusunda çok bilgili olduğumu söyleyemem, hele de eleştiri yapacak kadar hiç değilim. Durum buyken eleştiri yaparcasına yorum paylaşmak da çok hoşuma gitmiyor. Zaten bu tarzda okuduğum kitapların neredeyse hiçbirinin yorumu blogda mevcut değil; özellikle belirtmek istediğim şeyler olmadığı sürece klasik-edebi kitapların yorumlarından köşe bucak kaçıyorum denebilir :D Anlayacağınız bu yorum her zamanki gibi bir eleştiri-övgü yorumu değil sadece merak edenler için kısaca tabiri caizse gözlemlerimi söyleyeceğim.
 Öncelikle kitap hakkında bana da söylenmiş olan ve benim de fark ettiğim bir özellikten başlayacağım: Akıcılık. Edebi kitaplardan akıcılık yönünden hiçbir beklentim olmadığından olsa gerek bu kitabın fazlasıyla akıcı olması beni oldukça şaşırttı. Kitapta tahmin edersiniz ki alegori oldukça ön plandaydı ve beklenmedik bir şekilde eğlenceli bir dili ve kendini okutan bir kurgusu vardı. 
Ne var ki size tavsiyem kendinizi bu kurguya kaptırıp bunu yalnızca domuzların atların ve benzeri hayvanların olaylarıymış gibi okumamanız. Hayvanlar yalnızca asıl fikri okura iletmekte kullanılan saydam aracılar. Kitabı okumadan önce kitabın karakterlerinin nitelediği rejim ve kişiler hakkında bilgi olmakta fayda var. Bu yüzden kısa bir araştırmanın arkasından bu kitabı okumanız yazarın satır aralarından bize göz kırpan asıl fikirlerini anlamanız açısından oldukça yararlı olur.


Tüm kitabı ilgiyle okumama rağmen beni en çok etkileyen kısmı sonuydu diyebilirim. Zekice ve -en azından benim için- beklenmedikti. Üzerinde düşününce aslında beklenmedik olmaması gerektiğini fark ettim. George Orwell gerçekten de zamanları aşıp defalarca tekerrür ederek günümüze kadar ulaşan bir gerçeği ustalıkla gözler önüne sermiş ve bahsettiği gerçekler kadar zamanın engellerine takılmayacak nitelikte bir roman ele almış. Sanırım bize de okuyup kendimizce bir ders çıkartmak düşüyor. Kitabı okuyanlardan yorumlarını bekliyorum, hoşça kalın!


Yazar: George Orwell    Çeviri: Celal Üster
Yayınevi: Can Yayınları   Sayfa Sayısı: 160    Liste Fiyatı: 15 TL    GoodReads Puanı: 4.06

8 Eylül 2017 Cuma

KCBT 33. Blog Tur || Aldatıcı Öpücük (Remnant Serisi #1) - Kitap Yorumu


Morrighan’ın rahminden,
Kasvetin en uzak köşesinden,
Hükümdarların entrikalarından,
Kraliçenin korkularından,
Doğacaktır umut.

Yeni ve zorlu bir dünyada kendi yerini bulmaya çalışan bir prenses...

Morrighan Hanesi’nin İlk Kız Çocuğu olan Prenses Lia, omuzlarındaki ağır sorumluluklara karşı çıkar ve düğün gününde, krallığın bilgesine ait gizemli bir hazineyi de çalarak ortadan kaybolur. Daha önce hiç görmediği Dalbreck Prensi ile evlenip krallıklar arasındaki güç oyununda bir piyon olmak yerine, seçimlerinde özgür olabileceği kendine ait bir hayatı tercih eder. Küçük bir liman kasabasına kaçar ve hayallerini gerçekleştirmek için çabalamaya başlar. Ancak gerçekleşmeyi bekleyen eski bir kehanet ile olmak için doğduğu kişiyi keşfetmek zorunda kalır. Lia’yı, gücünün sınırlarının farkına varıp, sevdiklerini korumak için neleri göze alabileceğini sorgulamasına neden olacak bir savaş beklemektedir.


Serin bir akşamüstünden herkese merhaba! Yıllar önce okunacaklar arşivime girmiş, merakla beklediğim ve sonunda Türkiye'de de Nemesis Yayınevi aracılığıyla çıkan The Kiss of Deception, nam-ı diğer Aldatıcı Öpücük yorumumla uzun bir aradan sonra tekrar sizlerleyim! Bu yaz hiç yazmamış olsam da okumamış değilim... Ufak bir ön bilgilendirme; çok yakında art arda 2 -belki de 3- kitap yorumu daha sizinle olacak :)

Asıl meseleye dönecek olursak, ilk bölümün son cümlesiyle bir anda beni kendi dünyasına çeken Aldatıcı Öpücük, biraz dili biraz da distopyası sayesinde mistik, büyülü bir havaya sahipti. Venda ezgileri ve her bölüm başına koyulan Gaudrel ahitlerindeki hüzün ve gizem de bu büyülü havayı okur için fazlasıyla pekiştiriyordu. Sanırım tüm kitapta beğendiğim yegâne şey de okuru saran bu buğulu havasıydı. Öyle ki başroldeki karakterlerin klişe ve odunsu kişilikleri bile bu kırılgan havaya üstün gelmeye yetmemiş. Ne zaman büyülü hava uçacak olsa pat diye bir "her şeyi biliyorum ama nereden bildiğimin bir önemi yok" karakteri ortaya çıkıp gizemli ve tüyler ürpertici konuşmalar yapıp o havayı geri getirmeyi başarıyordu.

Fakat bu büyülü hava kitabın etkileyiciliğine katkıda bulunsa da kitabın sayfalarını kapatır kapatmaz uçup gidiyordu yani maalesef ki kitap ne okuduğum süre boyunca ne de bitirdikten sonra üzerimde büyük bir etki bırakamadı. "Hemen 2. kitabı almalıyım" düşüncesine kapılmadım ve bana kalırsa seri kitaplarda, özellikle ilk kitapta, okurun beğenisini kazanmak için en önemli noktalardan biri bu, son. Zaten tek kitaplar çoğunlukla tam anlamıyla bir sona sahip oluyor ve nasıl olursa olsun okurun aklında kalıyor, seri kitapların ise bu eksiği diğer kitaba bağlanacak fazlasıyla etkileyici bir sonla kapatması gerektiğini düşünüyorum. Aldatıcı Öpücük'ten de bunu, belki de biraz fazlasıyla, beklemiştim fakat aradığım sonu bulamadım. Olması gerektiği kadar iyiydi fakat ben olması gerektiğinden fazlasını beklediğim için hayal kırıklığı oldu diyebilirim.

Öylesine bir bakayım düşüncesiyle başlayıp, garip ilk bölümünü okuyunca değişik hissedip bölüm bitince kapatmaya karar vermeme rağmen bölümün sonuyla olduğum yere çakılıp kendimi bir anda kitabın için dalmış bir şekilde bulduğumda kitabın akıcılığından da etkileyiciliğinden de fazlasıla memnun kalmıştım. O kaçış-kovalanış heyecanı, yeni bir hayata başlamanın verdiği muhteşem his sanki başrolden bana bulaşıyor gibi kitapla bir olmuştum. Dilerdim ki bu his böylece sürüp gitsin. Fakat bir yerden sonra her şey çok sıradan ve sıkıcı hissettirmeye başladı ve kitap en başında yakaladığı o muhteşem tempoyu kaybetti benim gözümde. Belki de ilk defa akıcı başlayıp sonradan bunu kaybeden bir ilk kitap gördüm, genelde tam tersi olurdu. Şu anda tam tersi olmuş olmasını dilerdim, çünkü kitapları genelde sonlarıyla hatırlıyoruz...
Spoiler

Fark etmişsinizdir ki karakterlerden neredeyse hiç bahsetmedim. Bu konuda çok dolu olduğumu söyleyebilirim. Sevgili yazara soruyorum; amacın gerçekten neydi? Katilin apaçık bir şekilde Rafe prensin de Kaden olduğunu tüm kitabı bunu böyle -düşünerek değil- bilerek okutup kitabın ortasında tam tersi olduğunu açığa çıkarmanın amacı neydi? Çünkü okuru şaşırtıp "aaaaaa demek buymuş ben diğeri sanıyordum vay be yazar ne güzel şaşırtmış" dedirmekse amaç, bunun için kullanılan yöntemin hileden farkı yok. Takdir edersiniz ki kitabın ortasında afallayıp kalmama ve kafamın allak bullak olmasına hiç de iyi bir tepki verecek değilim. Fazlasıyla sinirli olduğumu bile söyleyebilirim bu konuda.

Klişe kick-ass prensesimiz Lia'nın da bu kafa karışıklığından sonra kitabı sevmeme bir katkısı olmadı. Fakat sıra beni sarsan en önemli kısıma geldiğinde gözyaşlarımı tutamadım: Lia'nın abisini ve tüm alayı tek başına gömmeye çalıştığı bölüm. Ve sırf bu bölüm uğruna sanırım kitabı tekrar sevdim. Walther'ın ölümü kadar Greta ve bebeğin ölümü de etkileyiciydi, ne var ki Lia'nın ergen davranışları o sahnelerin etkisini biraz bozmuştu.

Spoiler Sonu

Sonuç olarak Aldatıcı Öpücük etkileyici başlangıcı ve kitap boyunca katlanarak artan gizemli ve büyülü havasıyla gönlümü çelerken kitaba başladıktan bir süre sonra azalan sürükleyiciliği ve yerini klişelere bırakan etkileyiciliğiyle gözümde biraz düştü. Kitabın sonu beni heyecanla 2. kitabı bekleme moduna sokmasa da bir şekilde serinin devam kitapları çok daha güzel olacakmış gibi hissediyorum. Nitekim bunu merak edip GoodReads'e baktığımda da devam kitaplarının ilk kitaptan çok daha yüksek puanlara sahip olduğunu gördüm. Eh, o zaman bize de Türkiye'de çıkmasını beklemek düşer... Kitabı okuduysanız veya okumak istiyorsanız yorumlarınızı bekliyorum, çok yakında gelecek yeni yorumlarımda buluşmak üzere hoşçakalın!
Yazar: Mary E. Pearson    Çeviri:Begümnaz Yürekli
Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 536    Liste Fiyatı: 30 TL    GoodReads Puanı: 4.06







Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...