23 Şubat 2015 Pazartesi

Yeni Instagram Hesabım!


Merhaba arkadaşlar! Teknoloji ilerliyor, yeni sosyal ağlar, paylaşım siteleri artıyor. Bloggerlar olarak biz de yeni okurlara ulaşmak veya var olan okurlarımızın ilgisini artırmak için bu siteleri bol bol kullanıyoruz tabii. 

Instagram olayına gelecek olursak, aslında benim 2whiteshadows adlı kitaplarla ilgili paylaşım da yaptığım şahsi bir hesabım vardı zaten. Fakat orada kitap meselelerine yeterince ağırlık veremediğimi ve beni kitaplar için takip edenleri zorla şahsi hayatımı görmek zorunda bırakıyormuşum gibi olduğunu düşündüğüm için bloga özel yeni bir hesap açmaya karar verdim. 

Ve bu karar sonucu açtığım yeni hesabım karşınızda! Sık sık paylaşım yapmayı düşündüğüm bu hesabımda çoğunlukla "şu an okuduğum kitap" konusu altında paylaşımlar yapmayı düşünüyorum. Her başladığım kitabın altında ondan önce bitirdiğim kitaba dair kısa bir yorumum bulunacak. Bunlara dahil olarak etiketlendiğim etkinliklerin paylaşımını da yapacağım tabii ki.

Uzun lafın kısası, kitap paylaşımları yaptığım yeni bir Instagram hesabım var. Bilgisayardan ulaşabileceğiniz link:
Telefondan giren kullanıcılar ise beni DreamerNora adı ile bulabilir.

Böyle bir başlık için gereksizce uzun yazdığımın farkındayım. Ama kısacık postlar paylaşmayı da sevmiyorum. Ne yapsak ki :D Her neyse, şimdilik benden bu kadar. Hoşçakalıın!


Kitap Alışverişim #21 - Birer İkişer


Merhabalar herkese! Biliyorum, kitap alışverişi yapmayacaktım ama içlerinden sadece birini ben aldım ve ikna edici bir açıklamam var, ciddiyim! Bu seferki yeni kitaplarım, farklı zamanda geldiler ve benim bu postu çok daha önceden paylaşmam gerekiyordu. Fakat ne diyebilirim ki.. Üşendim :( Hadi o zaman, sözü daha fazla uzatmadan kitaplara geçelim ^.^

1. Karanlıkta Buldum Seni
Bu kitap için çoook heyecanlıydım, belki takip edeniniz vardır, kendisi en son turunu yaptığımız kitaptı. Bu kitabı gerçekten çok büyük merakla bekliyordum. Elime ulaştığında ise hemen içine gömüldüm. Tabii bu olayın üzerinden 1-2 hafta geçti, tur bitti bile.. 
Yorumum için buraya, ön okuması için buraya tıklayabilirsiniz :)
Kitap için de Go Kitap'a ayrıca teşekkürler!

2. Köle
Belki biliyorsunuzdur, Işıl Parlakyıldız'ın Duygu adlı kitabının turunu Kitap Canavarları olarak biz yapmıştık. Ve ben çok şaşırtıcı bir biçimde kitaba bayılmıştım! (Yorumum için buraya tık-tık) Şaşırtıcı bir biçimde diyorum çünkü Türk yazar kitapları pek benlik değil aslında. Özellikle romantikler falan...  Sonra Duygu'daki favori karakterim Alim'in de kitabı çıktı ve onu da  çok sevdim. (Alim yorumum için de buraya tıklayabilirsiniz.)
Yazarın Köle kitabını da merak ediyordum ama sıra ona gelene kadar daha çook kitap vardı alacağım. O yüzden ertelendikçe ertelendi. Ama sonra bir baktık ki Müptela'dan kalınlaştırılmış-iyileştirilmiş, bambaşka bir basımı daha çıkmış! Benim merakım da iyice arttı tabii ki. Kitap elime ulaşır ulaşmaz (veya 1-2 gün içerisinde, her neyse, ayrıntılar işte...) başladım zaten. 
Müptelâ Yayınları'na çok teşekkürler!

3. Fidye
Kendisi okuduğum ilk tarihi-aşk kitabı Sır'ın 2. kitabı olduğu için zaten alınacaklar listemdeydi. Ve ben de bir gün Ada Kitap standlarından birinde 10,95'e görünce reklamlardaki gibi "bu fırsat kaçmaz" diyerek atladım hemen üstüne tabii. Bu kitabı alış hikayem de bu yani :)

Ve sonuç olarak işte karşınızda yeni kitaplarım! Biri okundu, biri okunuyor, diğeri de okunacak. Hadi bakalım ^,^

19 Şubat 2015 Perşembe

Siyah Buz (Black Ice) - Kitap Yorumu & Trailer


Âşık olmak hiç bu kadar tehlikeli olmamıştı… 

Beni ona bakarken yakalayınca hemen gözlerimi kaçırdım. Bakarken yakaladığına inanamıyordum. Ona karşı hissedebileceğim çekim fikrinden nefret ettim.Beni rehin almıştı. Beni isteğim dışında alıkoymuştu. Son iyilikleri bunu değiştiremezdi. Kendime onun gerçekte kim olduğunu hatırlatmalıydım. Ama gerçekte kimdi?

Britt Pheiffer unutamadığı eski erkek arkadaşının, Teton Dağları'nda yapacağı yürüyüşe katılmak istemesiyle altüst olur. Calvin'e karşı hislerini çözmeye fırsat bulamayan Britt, dağda aniden karşısına çıkan kar fırtınası yüzünden gözlerden uzak bir kulübeye sığınır ve çok yakışıklı iki ev sahibinin misafirperverliğini seve seve kabul eder. Fakat iki adam da kanun kaçağıdır ve Britt'i rehin alırlar.

Britt, Calvin onu bulana kadar hayatta kalması gerektiğini bilmektedir. Ancak dağda gerçekleşen tüyler ürpertici bir dizi cinayete dair kanıtlar bulunca işi iyice zorlaşır... Üstelik bu keşfi yüzünden katilin bir sonraki hedefi olma ihtimali vardır.

Fakat hiçbir şey göründüğü gibi değildir ve onu kaçıranlardan biri olan Mason dahil herkesin büyük sırları vardır. Peki Britt kime güvenecektir?

Spoiler İçermeyen Yorum
Becca... Neden favori yazarım olduğunu bana bir kez daha hatırlattığın için teşekkür ederim. Sen harikasın. Tek sorun şu ki.. Söyleyecek çok şeyim var ama ne yazacağım hakkında hiçbir fikrim yok.

O zaman yazarın diğer serisi Fısıltı ile biraz karşılaştırma yapayım. İki tür de young-adult fakat bana kalırsa Fısıltı daha çok 13-17 yaş arasına hitap ediyor. Ben 15 yaşında okumuştum ve hayatımın kitabı olduğunu düşünmüştüm mesela. Siyah Buz ise sanki daha üst sınırda gibi. 15 yaş altının sıkılabileceğini düşünüyorum. Ama 20lerinde okuyanların beğenebileceğini düşünüyorum, diğer serinin aksine. Ayrıca Fısıltı'ya göre bu kitabın karakterleri pek de masum değil. Hiçbir karakterimiz iyilik timsali sayılmaz, baş karakterimiz Britt bile.

Tamam, şimdi karakterlerden bahsetmeye başlayacağım o zaman. İlk olarak Britt. Çocukluk aşkı Calvin'i ona yaptığı onca şeye rağmen unutamayan, bir türlü geride bırakamayan baş karakterimiz. Kim demiş ki ilk aşklar her zaman mükemmel olur, sonsuza kadar sürer diye. Aslında şöyle bir düşününce, çoğu genç kitabı böyle diyor, evet. Ama Siyah Buz birçok yönden "çoğu kitap" kategorisinden ayrılıyor ve bu da onlardan birisi. Britt babası ve abisi ile yaşayan ve hayatı boyunca erkekler tarafından korunmaya, onların kendi işlerini yapmasına alışmış bir kız. İşte bu onun en büyük kusuru.

Korbie.. Korbie karakterini seven biri olduğunu sanmıyorum. İlk okuduğumda "İşte Nora-Vee gibi best-friend-forever tarzı bir arkadaşlık daha, yazarın klasik hamlesi sanırım." demiştim ve inanılmaz haksız çıktım. Becca bu kitap ile beni çok şaşırttı. Bir de Calvin var. Kitap boyunca ona sempatik bir gözle bakmaya çalıştım. Uyuz, şımarık, pislik diye düşünmeye başladığım özellikleri sonradan çok değişti aslında, tabii ne yönde değiştiğini spoiler olmadan söyleyemeyeceğim o yüzden pas geçiyorum.

Shaun en baştan midemi kaldıran bir karakter olmuştu. Mason ise en başta hiç de ısınamadığım bir karakterdi. Gerçi yazarın bizi en başta ısındırma gibi bir amacı olduğunu sanmıyorum. Ve kitaba sonlarda katılan Caz karakterine kesinlikle ba-yıl-dım! Ve o karaktere özel apayrı bir seri istiyorum. Tanıdığım en manyak kişilik! :3

Kitabın giriş bölümü asıl hikayeden 1 yıl önce gerçekleşen bir olayı anlatıyordu. Kitaba biraz hastayken başladığım için anılarım çok bulutlu, sadece kelimelerin gözümün önünde yer değiştirdiğini hatırlıyorum. :D Kitabın ilk başlarını sadece dümdüz okudum, bir beğeni veya heyecanım yoktu. Sadece ne olacak acaba, hep böyle mi ilerleyecek diye bekliyordum.

Bir yere kadar böyle ilerledi. İlk yarıyı bitirdiğimde, "İyi gidiyor fakat muhteşem değil, böyle ilerleyecekse 4 falan alır benden" diye bir hayal kırıklığı ile okuyordum. Sonra ne olduysa son yarıda oldu. Senaryo resmen şaha kalktı, şok edici olaylar, beklentiler, meraklar, peşpeşe geldi ve ben resmen kitaba gömüldüm. Özellikle o son 50 sayfa falan bir muhteşemdi. Sırf sonu için tekrar tekrar okuyabileceğim bir kitap. Birçok yönüyle gerçekten eşsiz. Britt'teki büyük değişimi sayfalar aktıkça fark ediyorsunuz. Kitap başladığında şımarık, pervasız, babasının küçük kızı gibi olan Britt kitap bittiğinde bambaşka biriydi. Bu olaya bile başlı başına bayıldım.

Kitabı okurken, sanki o soğuğu ben yaşıyorum, karların arasında kalan ben gibiydim. Kışın okumak da harika bir tesadüf oldu benim için. Yazar soğuğu öyle güzel tasvir etmiş ki.. Soğuktan nefret ederim, üşümekten nefret ederim ama bu kitabı okuduktan sonra dışarı her çıkışımda, soğuğun suratıma her vuruşunda aklıma bu kitap geliyor ve şöyle bir gülümsüyorum. 

Kitabı okurken bu kadar beğeneceğimi hayal bile edemezdim. 
Bazı kitaplar vardır okurken aşık olursunuz, bitirdikten sonra gün geçtikçe üzerinizde olan etkisi azalır. Ve bazı kitaplar vardır, okurken dümdüz, sadece merakla okursunuz ama bitirdikten sonra üzerinde düşündükçe daha çok beğenir ve aslında okuduğunuz kitabın ne kadar muhteşem olduğunun farkına varırsınız. İşte Siyah Buz benim için öyle oldu.

Uzun zamandır böyle dolu dolu bir kitap okumuyordum. Bunun iki katı kalınlıkta olmasına rağmen sadece olay örgüsü akıcı olup da iki üç önemli olayla geçip giden kitaplar, ve bu. Karşılaştırdıkça bu kitabın değerini daha çok anlıyorum. Becca'nın neden seri yazmadığını düşünüp üzülüyordum kitap ilk çıktığında. Şimdi anladım, koca bir seriyi bitirip alacağınız tadı tek bir kitaba sığdırmış yazar.

Spoiler İçeren Yorum
Aslında bu kısıma yazacak fazla bir şeyim kalmadı. O yüzden kısa tutacağım.

Çok önemli bir sorum var ama. Eğer Jude Lauren'ın abisi ise neden soyadı Van Sant? Neden Huntsman değil, anlayamadım. Anne babası da Bay ve Bayan Hustman olarak geçiyor. Bu konuyu biri bana açıklasın :(

Aslında ilk başlarda tereddütlü hareketlerinde, soğuk davranmasından, uzak durmasından dolayı Mason'a ısınamadım. Ne zaman ısınmaya başladım onu da hiç bilmiyorum. Ama kitap bittiğinde karakterlere gerçekten çok bağlandığımı fark ettim. Jude diye ölüp bitmiyorum ama kendi dünyalarında o kadar harika bir ikili oldular ki... Gerçekten şimdiye kadar okuduğum bütün aşklardan farklıydı sanırım. 

Zaten bu kitabı okurken ilk 200-250 sayfada falan neredeyse hiç romantizm yoktu. Ama romantizm olmayan kitapları sıkıcı bulan biri olan beni hiç rahatsız etmedi bu durum. Heralde romantizm demelerinin nedeni Calvin'i atlatamamış olması veya Mason'a olan az buçuk ilgisi diye düşündüm. Ama kitabın sonunda her şey o kadar değişti ki! Macera arttı, gerilim arttı ve romantizm kesinlikle arttı. Ve romantizm açısından bakacak olursak son bölüm olağanüstüydü! O kadar bayılarak okudum ki! Tabii bunda yeni karakterlerin de büyük etkisi var. Ian mesela.. Veya Caz! Bu kitapta kesinlikle daha çok görmek istediğim karakterler var. Caz listenin en başında olmak üzere Ian ve Britt'in babası. Kitabın neresine eklenebilirdi hiçbir fikrim yok çünkü kitap zaten dolu doluydu ve ayrı bir kitap da çıkamayacağını biliyorum bu karakterlerle ilgili ama onları gerçekten daha iyi tanımak ve onlar hakkında daha çok okumak isterdim. Özellikle Caz hakkında! Hayatımda okuduğum en renkli kişilik sanırım. Aslında birçok yönden Vee'ye benziyor. Bu da merakımı daha çok körüklüyor. Ah, gerçekten bu kitabı Fısıltı ile karşılaştırmaya bir son vermem lazım. Gerçekten.
Spoiler Sonu

Becca'nın bir kitabı daha bitti ve kitaplığıma bir muhteşem kitap daha girdi. Bu kitabı genel olarak 15 yaş üstüne öneriyorum. Yani içinde neredeyse hiçbir cinsel öğe yoktu fakat 15 yaş üstünde kurguyu sindirmek daha kolay olur ve başrolün yaşı da genel young-adult grubuna göre biraz daha büyük olduğu için (pek de değil aslında 18..) daha çok beğenilir diye düşünüyorum.

Ben çok beğendim yani. Zaman geçtikçe daha çok da beğeniyorum. Siz bu kitap hakkında ne düşünüyorsunuz peki? Okuyanların yorumları? Düşüncelerinizi benimle paylaşın :) Bir sonraki yorumda görüşmek üzere, hoşçakalıın! ^,^

Yazar: Becca Fitzpatrick   Yayınevi: Pegasus   Sayfa Sayısı: 384
Liste Fiyatı: 30 TL    GoodReads Puanı: 3,85


Trailer

15 Şubat 2015 Pazar

KCBT 19. Blog Turu - Karanlıkta Buldum Seni || Yorum & Çekiliş


"Sen beni karanlıkta buldun ve kendimden kurtardın. Seni sonsuza dek seveceğim."

Maggie Young, kendi deyimiyle, küçük bir kasabada, süper not ortalaması ve sıradan okul aktiviteleriyle yaşayıp giden sıradan bir kızdır. Normal bir ailesi, normal bir okulu, normal arkadaşları, kısacası normal bir hayatı vardır. On sekiz yaşına girmek için gün sayan Maggie, artık sıra dışı bir şeyler yaşamak, tutkuyla sevebileceği bir şeylere sahip olmak ister. 

VE KADER KARŞISINA CLAYTON REED'İ ÇIKARTIR...

Clayton Reed. Kasabadaki yeni çocuk. Kimseye yüz vermeyen gizemli yakışıklı. Geçmişinden kaçıp sığındığı bu küçük kasabada, her şeyden ve herkesten uzak durmaya kararlı. 

MAGGIE HARİÇ...

Herkesten köşe bucak kaçan Clayton, dış dünyayla arasına kalın duvarlar örse de Maggie o duvarların ardında neler olup bittiğini öğrenmeye kararlıdır. Çünkü tanıdığı hiç kimseye benzemeyen bu gizemli yabancıya deliler gibi âşık olmuştur. Ama o duvarların ardında yaşananlar Maggie'nin tahmin edebileceğinden çok daha korkunçtur. Clayton çok geçmeden adeta bir kelebek gibi Maggie'nin ışığına kapılıp özgürleştiğini sanır, Maggie ise Clayton'ın karanlığına hapsolur. Gün geçtikçe büyüyen bu karanlık, ikisini de yavaş yavaş yutarken onlar aşklarının her şeyin üstesinden geleceğine inanmaya devam eder. Çünkü delice bir aşktır onlarınki. Ya da belki sadece delilik...

New York Times çok satan yazarı A. Meredith Walters'tan kırık bir "ilk aşk" hikâyesi...


Merhaba arkadaşlar! Turun 2. türünde kitap yorumu sırası ben de. Bu kitap için o kadar heyecanlıydım ki resmen elime ulaşır ulaşmaz pençelerimi geçirdim kitaba. Özellikle ön okumasında gördüğüm küçük giriş kısmı merakımı iyice artırmıştı.

Önce kitabın pozitif bir yönü ile başlayacağım, sonra eleştirilerle övgüleri araya serpiştireceğim. Kitabın en büyük artısı inanılmaz akıcı olmasıydı. Yani son zamanlarda okuduğum kitaplar hep akıcıydı ama bunun kadar olanını hatırlamıyorum. Kitabı normal okuma süremin yarısında bitirebilirdim sanırım.

Ve kitabın en büyük eksisi, benim şahsi görüşüm, başroldeki kızdı. Allah'ım beni iç ağrısı etti bu kız gerçekten! Sırf onun için okurum bu kitabı diyebileceğim bir erkek karakter de sağlam ayak çıkmayınca nereye dayansam bilemedim. Çünkü bu kitapta karakterler beni birbirlerine aşık olduğuna ikna edemedi. Ama bir artısı daha geliyor: Maggie'nin yakın arkadaşı Rachel ve Dannie'nin arasında geçenler bir harikaydı. Bayıldım! Sırf onlar için ayrı kitap olmalı diyordum ki bir novellası varmış! Kesinlikle okuyacağım! Ve bu iki karakterden bu yorumda fazla bahsetmeyeceğim, kitaplarını okuyup yorumladığımda onlara olan aşkıma bol bol maruz kalacaksınız zaten.

Aslında Wattpad'de küçük kızların yazdığı aşk kitapları gibi başladı kitap. Bana öyle geldi yani ve bu benim açımdan büyük bir eksi oldu çünkü bazı yerlerde karakterlerin düşünceleri falan anlatılırken cidden bu tarz kısımların belirginleştiğini gördüm. Cümleler basite indirgenmiş gibi geldi. Ama her nasılsa aynı zamanda kitabın ilk yarısını son yarısından (kitabın sonu hariç) çok daha fazla beğendim. Anlarsınız ya, şu gerçeğin ortaya çıkmadan önceki kısımlarını mesela.

Karakterlerin duyguları açısından da erkek karakterin Maggie'ye olan ilgisi bana daha çok takıntı gibi geldi. Ama çok da emin konuşamam tabii ki. Maggie ise sanki önce Clay'i sıkıcı hayatında bir cankurtaran olarak görmüştü, onunla ilgili gerçeği öğrendikten sonra da vicdan yapmış gibi geldi. Ama sonra....

...Sonra kitabın sonu geldi! Ve sonu. Kesinlikle. Muhteşemdi! Kitabı okurken içim öyle bir daraldı ki, ama bir türlü de ağlayamadım -bu yüzden dark romance bana göre değil diyorum ya..- ama sonuna gelince gözyaşlarımı tutamadım gerçekten. İki karakter için de, içimde bir burukluk ile birlikte rahatlama da hissettim. Böyle karmaşık duygular uyandırdı bende. Aslında kitabın bir kısmını okuyan herkes sonunda bu tarz bir olay olacağını tahmin etmiştir, zaten girişte benzer bir ipucu verilmişti.

Ama bu seriye kesinlikle devam edeceğim. Çünkü bana öyle geliyor ki ikinci kitap ilkinden kat kat daha iyi olacak. Ve daha.. Aydınlık! (2. Kitabın ismi Light In The Shadows, anlamı Gölgelerdeki Işık. Buradan geliyor umudum) Bu düşüncemin temeli de daha çok kitabın sonuna dayanıyor. O sondan sonra 2. kitabı okumazsam kesinlikle olmaz! Ve umarım 2. kitap beklentilerimi karşılar :3


Yazar: A. Meredith Walters   Yayınevi: GO! Kitap   Sayfa Sayısı: 456
Liste Fiyatı: 17 TL    GoodReads Puanı: 4,03



*Çekiliş*

a Rafflecopter giveaway






13 Şubat 2015 Cuma

KCBT 19. Blog Turu - Karanlıkta Buldum Seni || Ön Okuma & Çekiliş


Turun ilk gününe tadımlık bir ön okumayla başlamaya ne dersiniz? 
Uğramışken çekilişe katılmayı da unutmayın! ;)

*Ön Okuma*




*Çekiliş*


a Rafflecopter giveaway


11 Şubat 2015 Çarşamba

Eleanor & Park || Yorum - Ön Okuma


Merhaba arkadaşlar! Karşınızda bu yaz aldığım, ne zamandır okumayı ertelediğim Eleanor & Park. Bu kitap.. beni mahvetti. Beni binbir parçaya böldü ve parçalarımı tekrar bir araya getirmek uzun sürdüğü için yorumum gecikti. Gerçekten o kadar dağılmıştım ki bırakın yorum yazmayı kitabın adını görünce bile hemen gözlerim doluyordu. Rainbow Rowell, bambaşka bir yazar.. Bilemiyorum, bunu söylemek ne kadar doğru olur hâlâ kitabın etkisindeyken fakat sanırım hayatımda okuduğum en güzel romantik kitaptı Eleanor & Park. Bu kitaptan nefret ettim, o kadar nefret ettim ki sanırım bu sonunda aşka dönüştü. Bu kitabı bu kadar sevmek.. beni mahvetti resmen.

Öyle yerlerde ağladım ki, görseniz ağzınız açık kalırdı. Bu yazarın sizi ağlatmak karakterleri öldürmesine, hasta etmesine, başlarına kötü şeyler gelmesine gerek yok. Bu yazar resmen kalbime dokundu, içimdeki bir şeyleri harekete geçirdi. Ve ben bunu neredeyse somut olarak hissettim. Çünkü bu kitap size, her şeyi, gerçek anlamda her duyguyu yaşatıyor. Sonuna kadar.

Bu kadar abartılan, sevilen, ödüller alan kitap neymiş bir de ben göreyim diye başladım kitaba. Artık romantik kitaplardan fazla zevk almadığım için bu kadar etkileneceğim aklımın ucundan bile geçmemişti. Ama ilk sayfasından anlamam gerekirdi beni etkileyeceğini.

Kitabı okuma sürecimde neredeyse gözümü bile kırpmadım, ifadesiz, tepkisiz, duygusuz bir şekilde dümdüz okumaya uğraştım. Vasat diye düşündüm. Bir yerden sonra kitabı benimseyince duygularım yavaş yavaş açığa çıkmaya başladı. Kitabın son yarısına doğru, sanırsam. Sessizce kıkırdadım, birkaç damla gözyaşı döktüm bazen, bazen o kadar şaşırdım ki ayağa kalkıp ne oluyor falan diye zıplamaya başladım. Sadece o şokun getirdiği enerjiyi atmak için, yoksa deli falan değilim yani. Kitabın sonuna yaklaştığımı fark edince şok oldum. Çünkü sanki hiçbir şey olmamış, kitaba daha yeni başlamış gibi hissediyordum. Koca kitapta sadece bir tane önemli olay oldu ve o olaydan sonra ben kendimi kaybettim. Kitabı bitirince anladım çoğu kişinin neden ya 5 ya da 1 verdiğini. O kadar çok ağladım ki gecenin bir yarısı, ertesi gün uyandığımda tam bir kaplumbağa gibiydim. Gözler açısından yani.

 İlk defa verdiğim yıldızları (pardon, ben kalp veriyordum. :P) bu kadar anlamlı kılan bir kitap okudum sanırım. Aldığı her puanı, tabiri caizse, sapına kadar hak ediyor Eleanor & Park. Aslında, büyük ihtimalle beklediğiniz gibi çıkmayacak ilk başladığınızda, dağınık kızıl saçlı, şişman sayılabilecek, iri, herkesin alay konusu bir kız, Eleanor. Yarı-Koreli, hafifçekik gözleri, buğday rengi teniyle, sessiz ve sakin, asyalı oğlan, Park. Eleanor'un berbat kelimesinin yetersiz kalacağı, yarı parçalanmış-yarı toparlanmış, para sıkıntısı olan bir ailesi var. Park'ın ailesi ise kusursuz. Sevgi dolu, zengin, mutlu. Kader -diğer adıyla Rainbow Rowell- bu iki, farklı dünyalara ait insanı bir araya getiriyor, ve onlara çok farklı bir yön çiziyor.

Bu arada, bahsetmeden geçemeyeceğim. Rainbow ismi ne kadar güzel :3 Türkçe'de de olsa diyeceğim ama Gökkuşağı pek olmuyor sanki. Tamam tamam, gökkuşağı çok saçma oldu. Ama Rainbow gerçekten hem anlam olarak harika hem de kulağa çok hoş geliyor. Rainbow diye tanıdığım olsa sırf adını söylemek için durmadan seslenirdim heralde. Ayrıca yazarın adı, soyadıyla da uyumlu: Rainbow Rowell. Bayıldım ben bu isime ♥

Spoiler

Kitapta beni etkileyen kısımlardan biri de Park'ın Eleanor'dan utandığı, daha doğrusu onunla görülmekten, insanların söyleyeceklerinden çekindiğini Eleanor'a fark ettirmesiydi. Normalde okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz filmlerde böyle olmaz. Oğlan alır kızı yanına kimseye laf ettirmez, başkalarının dediği hiç de umrunda olmaz. Ama gerçek hayatta ne kadarı böyle ki? Kitabın bu kısmını okurken yazarın gerçekleri yazarken okurunu kaybetmekten korkmadığını fark ettim. Okurların beğenisini toplama endişesi yok, sadece yazmak istediğini olduğu gibi kağıda geçirmiş. Ne kadar canımı yaksa da, kitabı beğenmemde büyük rol oynadı bu durum. Yani Park'la ilgili olan yer değil sadece. Gerçeklerin bu kadar keskin, aynı zamanda sindirebilmeniz için yumuşak bir şekilde anlatılması oldu beni cezbeden.


Eleanor hiçbir zaman kendini değiştirmeye güzelleştirmeye çalışmadı mesela. Ben bunu garipsedim, ama Eleanor'un duygu ve düşünce yapısı o kadar farklı ki. Değişmek istemiyor, daha güzel olmak ise umrunda değil. Çünkü bunların hepsini yanılsama olarak görüyor. O, aslında olduğu kişi. Ve içi de dışı da kendisi. Ne bir makyaj ne de farklı kıyafetlerle bunu kapatmak istemiyor, çünkü o, tam anlamıyla olduğu kişi.



Bence Park'taki bir takım değişikliklerin de nedeni bu. Eleanor'un kim ne derse desin kendisi gibi görünmekten çekinmediğini gördükçe, Park da bu yöne kayıyor. Eyeliner sürmesi en başta mesela. Eyeliner'lı halinin kenidisini en iyi tanımlayan görüntüsü olduğuna inanıyor. En başta, babasından çok büyük tepki alıyor, ama umursamamaya çalışıyor çünkü aynada kendisine bakan kişi, asıl ruh dünyasını yansıtıyor. 

Park kendine olan özgüvenini artırdıkça, çevresindekiler de ona saygı duymaya başlıyor. Belki de her zaman saygı duyuyorlardı ama Park bunu hiç denemediği için fark etmedi. Eyeliner konusunda çoğu kişiden iltifat veya olumlu sözler duydu mesela, ama bence en önemlisi, Steve ile giriştiği kavgadan sonra Steve'in, 'Eleanor'a kötü davranmayı bırakması için sadece aralarındaki ilişkinin ciddi olduğunu söylemesinin yeterli olacağı'nı söylemesiydi. Yani Park aslında düşündüğünden çok daha fazla şeyi kontrol edebilecek birisi. Sadece Asyalı olmasının getirdiği özgüven problemleri, onu çevresindekileri fazla umursamayıp sessiz sakince hayatını yaşamaya itiyor. -du, yani Eleanor'a kadar. Park hakkındaki her şey, Eleanor'a kadar.


Eleanor'un veya Park'ın ailesi hakkında söyleyecek bir şey bulamıyorum. Ben, Maisie, Mouse, Little Richie, Josh, Park'ın babası-annesi, doğru düzgün bilgi sahibi olmadığımız karakterler. Tabii ki kitapta bir sürü yerde geçiyor ama ben üstünde konuşulmaya değecek bir şey bulamadım. Onların dışında Eleanor'un annesinden nefret ettim. Empati, empati, empati, bla bla bla. Kaç çocuğu olduğu umrumda değil. Bir kadın hiçbir erkeğe karşı bu kadar güçsüz olmamalı. Gözlerinin önünde çocuklarının hayatının mahvolması karşısında kafasını toprağa gömmemeli. En kötüsü de neredeyse her şeyin farkında, ama hiçbir şey yapmıyor. Kendisi için olmasa bile çocukları için bir şeyler yapmalıydı. Çok kesinim bu konuda.

Eleanor'un babası ise ayrı bir aptal. Nefret ediyorum böyle insanlardan. Üzerinde konuşmaya bile değmez bence. Gelelim Richie'ye. Dünya üzerindeki en iğrenç, en nefret edilesi karaktere. Bunun hakkında ne söyleyeceğimi bilmiyorum. Adamdan o kadar iğreniyorum ki. Bence ölmeliydi. Net. Aslında bu karakterle alakalı söylenecek daha çok şey var ama yazmaya elim varmıyor. 

Steve, Tina, Cal, Kim vs. okuldan arkadaşlar, bayağı bir geri planda kaldı aslında. Veya DeNice ve Beebie (Tam hatırlamıyorum isimleri, yanlış yazma ihtimalim de var) beklediğimden çok daha geri plandaydı. Bir de Elenaor istese, okulda DeNice ve Beebie ile çok daha fazla yakınlaşabilirdi ama çoğu zaman yalnızları oynadı. Bunun nedenini pek anlayamadım ben.

Ayrıca Eleanor ve Park'ın müzik seçimleri, çizgi roman okumaları, kısaca birbirlerini yavaş yavaş tanırken paylaştıkları bu anlara bayıldım. Bahsetmeden geçmek istemem, şu an pek önemli görünmese de kitabın başlarında, birbirlerini sevmelerinde, büyük rol oynayan etkenlerdendi.

Şu an resmen kitabın sonundan bahsetmemek için çırpınıyorum. Konu oraya gelmesin diye elli tane ıvır zıvır paragraf yazdım. Ama gerçeklerden kaçış yok işte. Aslında, her nasılda o gün, Park'ın annesi onlara pat diye izin verdiğinde, sanki... birlikte son günleri olacağını biliyormuş gibiydi. Tabii ki böyle bir şey olmadığının farkındayım ama her şey, o kadar garipti ki.. Bu olay olduğunda fark ettik ki, birlikte yaşadıkları en güzel gün, birbirlerine veda ettiği gün oldu. Bütün o öpücükler veda öpücüğü ve bütün o 'görüşürüz'ler bir elvedaydı. Düşündükçe üzüyor beni hâlâ.

Eleanor eve gidince yatağına, eşyalarına, odasına neler olduğunu tam olarak anlayamadım. Yani karıştırılmış, dağıtılmış olmasının dışında, tek anladığım o iğrenç yazıları yazanın Richie olduğuydu. O eşyalar arasında ne buldular da bu kadar mesele oldu o kısmı kavrayamadım. Yani Park ile olanları öğrenmediler heralde, ama başka ne olabilirdi aklıma gelmedi bir türlü. Neyse, önemli olan Eleanor kaçtı. O günle ilgili hoşlandığım birinci olay Tina ve Steve'in Eleanor'a kendi tarzlarında, veya her neyse, yardım etmeleriydi.

Sonra Park geldi, durumu öğrendi. Evine gitti ve hoşuma giden ikinci olay; Park'ın babasının Park'a izin vermesi. Anlayamadığım olay, neden meseleye karışmadıkları. Yani bir büyük olarak ne biliyim, konu hakkında hiçbir şey yapmıyorsa bile onları gidecekleri yere kendisi bırakamaz mıydı? Bilemiyorum..


Ve bunun dışında her şey berbattı. Yani ben aslında o kadar gözyaşını resmen Park için döktüm. Çünkü Eleanor.. bilemiyorum, kitap boyunca Eleanor'u anlamak için çok uğraştım, gerçekten. Ama Park'ın kendisini bırakmasından bu kadar korkarken, kendisinin Park'ı resmen terk etmesi olacak iş değildi bence. Yani tamam, gitmesi gerekiyordu, duyguları alt üst olmuştu, bunların farkındayım. Ama Park ile olan son anlarını böyle geçirmesi, beni mahvetti. Ve Park ile olan 'son anları' olduğunu fark edince daha kötü oldum.

Çünkü Eleanor sebebini anlayamadığım bir şekilde, ne Park'ı görmeye geldi, ne aradı, ne mektup yazdı, Hiç.Bir. Şey. Yap-ma-dı! NEDEN?! Neden Park, Eleanor'un peşinden bu kadar koşarken Eleanor bu kadar sessizdi? Sanki aralarında her şey imkansızmış, bir daha asla görüşmelerinin yolu yokmuş, bu yüzden sonsuza kadar birbirlerini unutmalarını kolaylaştırmaya çalışıyormuş gibi. Neden her şey bu kadar dramatikleşti? Böyle bitmek zorunda değildi. Bana kalırsa bu olayı ilişkilerinin sonu yapan Eleanor'du, başka hiçbir şey değil.

"He'd stopped trying to bring her back."
İşte bu cümleyi ilk okuduğumda anlamalıydım. Belki de anlamıştım, ama ortalarda olur bir olay sonra düzelir diyordum. Buna inanıyordum. Fakat her şey mahvoldu. Eleanor'un davranışlarının altında bambaşka bir olay yatmıyorsa -ki hiç sanmıyorum- bu yaptığı tam anlamıyla bencillikti bana kalırsa.


Beni en çok yıkan yerlerden biri ise Park'ın yılsonu balosuna başka bir kızla gitmesiydi. Ağlarken resmen sesli sesli "Ama söz vermiştiniz... Siz birlikte gidecektiniz! Yaaaaa!" diye bağırdım kendi kendime. Eleanor'dan hiç ses gelmese de aylarca, yine de Park Eleanor'u aldatıyormuş gibi hissettim. Yalnız gitmeyecekse, hiç gitmemeliydi diye düşündüm.

Ve sonra bir kartpostal geldi: Üç kelime uzunluğunda... NE BU?! ŞAKA MI?! Zaten elimizde yetineceğimiz tek bir kartpostal kalmış, onda da ne yazdığını bilmiyoruz. "Sevgili yazar, benimle dalga geçiyor olmalı" diye düşündüm. Son düşüncem buydu. Sonra devrelerim yandı, kendimi kaybettim. Uyuyakalmışım. 

Sabah uyandığımda ilk iş GoodReads'e girip milletin son hakkındaki düşüncelerini, yorumlarını, bildiklerini, her şeyi okumaya giriştim. Belki kaçırdığım bir kısım vardı, belki anlayamamıştım tam, belki yazar bir açıklama yapmıştı... Ama yok, yok, yok. Ben aslında Park'ın yüzünde gülümseme oluştu, dediği için iyi şeyleri düşünmüştüm -doğal olarak- ve aklıma ilk olarak "I am coming." gelmişti. Sonra "I love you." cümlesi geldi ama ilki olmasını diledim. Yine de hiçbir fikrim yok.


Şimdi gelsin iyi haber. Yazarın bir röpotajını okudum ve tabii ki kitabın sonu hakkında bir soru sormuşlar.Yazarda o üç kelimenin ne olduğunu söyleyemeyeceğini ama Park'ın gülümesemesinden iyi bir anlam çıkarabileceğimizi söylemiş. *mutluluk gözyaşları* O kelimeleri söylememe nedeni ise: Belki bu karakterlerle alakalı bir şeyler daha yazabilirmiş! Sadece şok olup öylece kaldım bunu duyunca. Önce sevindim, ama çabuk geçti. Ben bir kitap daha çıksın istemiyorum. Ben bu kitabın sonuna eklenecek birkaç cümleyle yetinebilirim. Çünkü... sanki bir kitap daha çıkarsa her şey mahvolacakmış gibi hissediyorum. Sanki kitabın bütün büyüsü kaçacakmış gibi. Ayrıca sorun şu ki kitabın çıkıp çıkmayacağı kesin değil. Bırak yazmaya başlamayı, yazar yazıp yazmamaya bile karar vermemiş.. Yani yeni bir kitap çıkacak olsa ben yaşlı bir nine olduğumda ancak okurum diye düşünüyorum. Her neyse...

Spoiler Sonu

Vay. Canına. Hayatım boyunca yazmakta en çok zorlandığım yorum bu oldu sanırım. Yorumu yazarken ağlamayacak hale gelmek için bilmem kaç gün beklemem gerekti, yine de bir ara ağlama hissi gelmedi değil. Neyse, dramatik bir kitap değildi, ama ben her şeye ağlamayı başarıyorum ve yazarın da öyle bir kalemi var ki insanları ağlatmak için trajediye ihtiyaç duymuyor. (Bunu daha önce söylemiş olabilirim. Yorumu kaç gündür yazıyorum Allah bilir. Ne yazdığımı da unutuyorum :D)

(En sonunda kafayı sıyırdım gifi)

Kısaca bu kitabı alın, okuyun, okutun. Belki siz benim gibi aşık olmayacaksınız, belki de nefret edeceksiniz. Ama emin olun ki bu kitap siz fark etmeden size bir şeyler katıyor. İngilizceniz iyiyse alıp orjinalini okumanızı tavsiye ederim. Okuyamıyorsanız da Pegasus'u taciz edin çabuk çıkarsınlar :D Zaten 2015 İlkbaharında çıkaracaklar. Her neyse, İngilizce veya Türkçe pek bir fark olacağını sanmıyorum. Bu kitabı okuduğunuzda, hemen yorumlarınızı bekliyorum. Kitabı okurken ne düşündünüz, bitirdiğinizde nasıldınız, beğendiniz mi, bla bla bla.. Her şeyi öğrenmek istiyorum. Her şeyi!

Yoruldumm.. Saatlerdir yazıyorum sanırım :D Şimdi görüşürüz deme zamanı, sakın spoiler almayın ve çıkar çıkmaz bu kitabı alıp okuyun. Herkesin tepkisini merak ediyorum. *-* Ön okumaya göz atmayı unutmayın. Hoşçakalıın!
Puanım: -> Hayatımın kitabı oldu.
Sayfa Sayısı: 328   Yazar: Rainbow Rowell   Format: Hardcover



KCBT 19. Blog Turu - Karanlıkta Buldum Seni || Kitap Tanıtım


"Sen beni karanlıkta buldun ve kendimden kurtardın. Seni sonsuza dek seveceğim." 

Maggie Young, kendi deyimiyle, küçük bir kasabada, süper not ortalaması ve sıradan okul aktiviteleriyle yaşayıp giden sıradan bir kızdır. Normal bir ailesi, normal bir okulu, normal arkadaşları, kısacası normal bir hayatı vardır. On sekiz yaşına girmek için gün sayan Maggie, artık sıra dışı bir şeyler yaşamak, tutkuyla sevebileceği bir şeylere sahip olmak ister. 

Ve Kader Karşısına Clayton Reed'i Çıkartır…

Clayton Reed. Kasabadaki yeni çocuk. Kimseye yüz vermeyen gizemli yakışıklı. Geçmişinden kaçıp sığındığı bu küçük kasabada, her şeyden ve herkesten uzak durmaya kararlı. Maggie Hariç…
Herkesten köşe bucak kaçan Clayton, dış dünyayla arasına kalın duvarlar örse de Maggie o duvarların ardında neler olup bittiğini öğrenmeye kararlıdır. Çünkü tanıdığı hiç kimseye benzemeyen bu gizemli yabancıya deliler gibi âşık olmuştur. Ama o duvarların ardında yaşananlar Maggie'nin tahmin edebileceğinden çok daha korkunçtur. 

Clayton çok geçmeden adeta bir kelebek gibi Maggie'nin ışığına kapılıp özgürleştiğini sanır, Maggie ise Clayton'ın karanlığına hapsolur. Gün geçtikçe büyüyen bu karanlık, ikisini de yavaş yavaş yutarken onlar aşklarının her şeyin üstesinden geleceğine inanmaya devam eder. Çünkü delice bir aşktır onlarınki. Ya da belki sadece delilik… 

New York Times çok satan yazarı A. Meredith Walters'tan kırık bir "ilk aşk" hikâyesi...

YORUM 14-15 ŞUBAT'TA BLOGDA ^,^


Yazar: A.Meredith Walters   Yayınevi: Go! Kitap   Sayfa Sayısı: 350
Liste Fiyatı: 17tl   GoodReads Puanı: 4,03

3 Şubat 2015 Salı

Gölge Öpücük (Vampir Akademisi #3) - Tanıtım & İnceleme


St. Vladimir Akademisinde bahar dönemiydi. Rose Hattaway'in mezuniyeti yaklaşmıştı. Ancak Mason'ın ölümünden beri toparlanamamıştı Rose. Geçmiş hesaplar yakasını bırakmıyor ve bu durum derslerine konsantre olmasını engelliyordu.
Dahası, en yakın arkadaşı Lissa'yla ilgili korkunç ve önlenemez düşler görüyordu. 
Fakat hepsinden önemli bir şey vardı. Rose aşıktı! 
Hem de hocası Dimitri'ye Bu seferki gelip geçici 
bir şey de değil, düpedüz aşktı.
Peşindeki Strigoilerin saldırısıyla ortalık karışacaktı. 
Rose, hayatını değiştirecek bir yol ayrımındaydı. Ya en yakın arkadaşını koruyacak ya da aşkın peşinden gidecekti. 
Vampir Akademisinde hiç olmadığı kadar korkunç ve karmaşık bir ders yılına hazır olun!


Bu kitap bir harikaydı.

Hayır.

Bu kitap korkunçtu!!

Ne diyebilirim ki? Yine bu kitabın da başları, son kitapta olan olaylardan sonra ortalığın durulması ve bizi Rose'un yeni haline alıştırma niteliği taşırken olaysız ilerledi. Ortalarda, sanırım 200'lü sayfalarda her şey yavaş yavaş, fark ettirmeden başladı ve bir anda  patlak verdi. Şok oldum ve kitaba bakarken heykel gibi kaldım bir süre. Sonra sanırım kitabın etkisiyle olacak ki ayna karşısına geçip kendi kendime konuşmaya başladım.

"Unut bunu. Olmadı. Olmuş gibi okudun ama sadece hayal gücünün bir ürünüydü. Olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu." 

Sonra yatıp uyudum.

Evet, psikolojimin biraz bozulduğuna ben de inanmıştım ama şimdi geçti. Sanırım anın şokuyla kendimi kaybettim. Şu an hiçbir düşüncem yok, beynim bomboş. İlerideki kitaplarda ne olacağıyla alakalı hiçbir fikir üretemiyorum, üretmeye korkuyorum. Sadece okuyup göreceğim.


Kitabın sonunun bendeki asıl etkisi böyle işte, ama dışarıya farklı yansıdı... Bu konuya spoiler kısmında tekrar döneceğim. Şimdi spoilersız başka ne söyleyebileceksem ona geçiyorum :D
Bu kitap ilk iki kitaba göre daha karanlık, ürkütücü, gizemli ve kesinlikle çok daha az neşeliydi. Gölge öpücüğün sırları ve yan etkileri yavaş yavaş çözülmeye başlandı. İkinci kitapta geri planda sayılan iki karakter Adrian ve Eddie, bu kitapta çok daha fazla ön plandaydı. Seride gerilim ve heyecan arttı, karakterlerin psikolojileri ise sallantıda. Neredeyse bütün karakterler dengesizleşti, kararsızlaştı ve duyguları çok çabuk değişiyor. Aslında okurken bu kadar dikkatimi çekmemişti ama dönüp bakınca ne kadar bariz olduğunu fark ettim. Bu kitapta karanlık sadece Rose'un üzerinde değil, tüm vampir camiasının üzerine çökmüştü.

Ve kitap yine serinin diğer kitapları kadar akıcıydı. Bu kitapta Lissa, Adrian ve Dimitri karakterlerine ısınmaya başladım. Başladım değil ısındım. İlk kitapta Dimitri'ye bir türlü ısınamamıştım ve ikincide de hâlâ Lissa'ya karşı soğuktum. Adrian fazla geçmiyordu zaten ve onunla alakalı birkaç sorunum vardı. (2. kitabın yorumunda bahsetmiştim. Adrian'ı hayalimde yaşlı bir karaktermiş gibi düşünüyordum :D) Sanırım bu kitabın sonunda o sorunu kesinlikle çözdüm.


Spoiler
Direk kitabın sonuna dalış yapmak istiyorum aslında. Ama yapmayacağım. Öncelikle, Rose'un Lissa'dan karanlığı alması, şok ediciydi! Yani tabii ki böyle bir şeyin sinyalleri vardı ama öyle bit gibi birinin aurasından diğerin zıplamasını beklemiyordum. Bir sır daha açığa çıkmış oldu. Hoşuma gitti mi? Hayır.

Ayrıca söylemem gerekir ki şu hayalet görme meselesi, özellikle Mason'ı görme meselesi beni inanılmaz ürküttü. Özellikle en başta. Böyle hüzünlü bir yüzle bakması falan.. Hiç adil değildi! Biz daha ilk ölümünün yasını tutarken yazarın Mason'ı ikinci kez öldürmesi hiç hiç adil değildi. Ayrıca bana kalırsa bu Mason meselesinde Rose'da bir karakter çatışması vardı. Mason'ın ölümüne o kadar ağlasa da, Mason'ın gerçek olduğunu fark edince bence onunla yapamadıkları son konuşmayı, ona söyleyemediklerini söyleyip, güzel bir elvedayla ayrılması lazımdı. O ise soğukça "40 gün doldu gidiyosun değil mi bay" dedi resmen. Tamam biliyorum, Dimitri'ye olanlardan dolayı. Yine de bu sefer olmasa bile önceki görüşlerinden birinde, ne bileyim, kendisi ona çıkışmak yerine bunu fırsat olarak değerlendirebilirdi gibi geliyor bana. Tabii söylemesi kolay, o ayrı mesele.

Ayrıca şu baş ağrısı, hayaletleri görme meselesinin açıklığa ulaşması ve sonradan Rose'un bunu -neredeyse- kontrol altına alması ve gölge öpücüğün bir yan etkisinin daha keşfedilmiş olmasına sevindim. Ama tabii ki diyorum ki.. Keşke başka koşullar altında olsaydı.


Bir de şu alan deneyiminde Rose'un bir türlü bir şey yapamaması beni bile o kadar kızdırmıştı ki. Yani kızgınlığım Rose'a karşı değildi, Rose'un kızgınlığı bana yansıdı (Yazarın başarısı tabii ki). Ve sonunda Rose 3 kişiyi birden harika bir şekilde alt edince ben bile inanılmaz sevindim, ve sevindiğim diğer şey Dimitri'nin gözlerindeki gururdu. Ben niye seviniyorsam :D İşte kendinizi karaktere kaptırınca böyle oluyor.

Dimitri'nin Rose'a "Şu anda bir devrime tanık oluyorsun" demesi çok hoşuma gitmişti. Nitekim öyle de oldu. Sonunda, sonunda Moroiler de savaştı! Yani neredeyse. Ayrıca Christian ve Rose'un yaptıkları muhteşemdi. Eddie'nin cesareti beni şok etti, çünkü ilk iki kitapta hiç de öne çıkan bir karakter değildi. Moroi öğretmenlerin savaşmak istemesi, ondan önce Janine'in bu olayı desteklemesi ve diğer dampirlerin de kabul etmesi göz yaşartıcıydı.

Ve Adrian... Adrian'ı tip olarak hâlâ oturtamamış olsam da artık yaşlı hayal etmiyorum şükür ki. Ya bu karakteri o kadar seviyorum ki -iğrenç bir şekilde- yanaklarını mıncıklayasım var. Ki normalde böyle vıcık şeylere çok karşıyımdır. Ama Adrian öyle bir karakter ki... Keşke Rose ve Dimitri.. Yok bu olmadı.. Yani keşke Adrian Rose'u sevmeseydi. Çünkü sanırım iş ciddiye biniyor -ki Rose'un bunu kullanmasından nefret ettim- ve sonunda Mason'a olanların Adrian'a olmasını hiç istemiyorum. Yani bahsettiğim şey ölüm değil ama kalbinin kırılması. Sanırım artık bunu durdurmak için çok geç zaten. Aslında Adrian'ı ciddiye almam Adrian'ın Rose'la ciddi olarak konuşması ile oldu. Gerçekten şaşırtıcıydı.


Tamam tamam, bu kadar ısınma turu yeter. Şimdi asıl konuya geliyorum. Annesi Rose'a O artık öldü. dedi ya, benim iplerim orada koptu zaten. Ya Dimitri nasıl ölür? Ne olacak, ruhunu mu görecek? Sayfalar sonra Hadi neyse bu fikre alıştım sayılır, alışabilirim tamam. derkeennn bir bakmışım Dimitri Strigoi oldu diyor. Şok üstüne şok! Tabiiki en büyük şok da buydu zaten. Bir şok da bunun üstüne Rose'dan geldi: Akademiden ayrılıyorum. Buna nasıl şaşırdığımı anlatmaya kelimeler yetmez. Neredeyse şunun kadar, ama ona yetişemedi: Sevdiğim adamı öldürmek üzere yola koyuldum. Bir şok da Lissa'dan Bunu yapmanı bekliyordum demesiyle geldi. Yani aslında bu kısımlardaki her cümle benim için bir şoktu, hepsini ağzım açık gözlerim yaşlı okudum.



Kitabın sonunda Rose'a ne oldu anlayamadım. Olgunlaştı mı desem, travma sonrası stres bozukluğu mu desem, tamamen delirdi mi desem bilemedim. Bildiğim tek bir şey var, ne kadar üzgün olursa olsun herkese sürtük gibi davrandı. Rose'u çok sevsem, Lissa'yla alakalı hiçbir duygum olmasa da; Lissa'ya o şekilde davranması, o cümleleri kullanması bence haksızlıktı. Evet her şey özellikle "Onlar önce gelir" sözü Rose'un üzerine gidiyor olabilir, Dimitri'nin ölümünü bunlara bağlıyor olabilirdi ama sonuçta Lissa tüm hayatı boyunca Rose'la birlikteydi ve bunun her zaman böyle devam edeceğine inanıyordu. Ve mantıklı düşünürsek Rose'un bu yolculuktan dönmeme ihtimali büyük (Tabii ki bu mantığı kurgu olma meselesinin dışında tutuyorum). Böyle olduğu için Lissa'nın Rose'un gitmemesini istemesi gayet normal, ne kadar bencilce olursa olsun. Rose ikna etmeliydi bence, kalbini kırıp ayrılması ve bundan fazla da bir üzüntü duymaması beni şaşırttı.

Aynı şekilde Müdire Kirova'yı tehdit etmesi de öyle. Sadece susup arkasını dönüp gidebilir veya hayır diyebilirdi. Fakat bir tehdit bir sinir... Diğer kitapta bu davranışların altından ne çıkacağını merak ediyorum. Sonra Mason'a hoşçakal demesi bile o kadar soğuktu ki ben ta buradan üşüdüm yani. Rose'un tek üzüntüsü ise Dimitri'yi bulmak için Mason'ı kullanamayacak olmasıydı. Rose'un Adrian'ı kullanmasını saymıyorum bile. Sanırım kitabın sonunda ruhunu kaybeden tek kişi Dimitri değil.

Şaka maka... Dimitri nasıl Strigoi olur? Nasıl.?!  Bu konu hakkında hâlâ ağlayıp sızlanacak o kadar çok şey var ki. Halbuki sonunda o işi yapmışlardı ve sonunda gelecekleri için bir plan kurmuşlardı. Sonunda Dimitri hislerini kabullenmişti, sonunda.. Sonunda.. Sonunda ne oldu? Dimitri Strigoi oldu. Rose da ruhsuz bir şey olup çıktı. Aman ne son, ne son gerçekten! Yazara bağırıp çağırasım var.


Spoiler Bitti

Yani bende durum bu anlayacağınız. Çok büyük şoklar içindeyim. Serinin diğer kitabında gidişat nasıl olacak hiçbir fikrim yok. Önümüzdeki birkaç gün, kendimi derslere verip bu konuyu unutmak istiyorum. Sanırım 4. kitaba başlamak için kendime bir mola vereceğim. Birkaç günlük bir mola.

Bu destansı yazıdan sonra da kendime kısa (!) bir film molası vereceğim. Kesinlikle ihtiyacım var. Bütün bu yazıdan sonra dünkü duygularım tam unuttum derken tekrar üzerime çullanmış durumda. Film önerilerinizi değerlendirebilirim, ama lütfen dram olmasın. İçim bayıldı artık, her şey bir hüzünlü geliyor zaten olanlardan sonra. Tavadaki yumurtaya bile üzülüyorum, o derece.

Yarım puan kırmamın nedenini bilmiyorum. Bugün hiçbir şey bilmiyor gibiyim ama içimden 5 vermek gelmedi. Sanırım tam puanı serinin en çok seveceğim kitaplarına saklıyorum. Kim bilir. Her neyse, benim bilmediğim kesin.

Böyle bir hüzün koması odaklı, bol gifli yorumda bittiğine göre, bir sonraki postumda görüşmek üzere, hepiniz hoşça kalıın! (Hoşluk mu bıraktın hep bir sinir, hep bir üzüntü diyorsanız haklısınız. Yorumun üzerinde siyah bulutlar bile göreceğim neredeyse. Ama ne yapabilirim, çok duygu yüklüyüm :'( )


Yazar: Richelle Mead   Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 428
Liste Fiyatı: 20 TL    GoodReads Puanı: 4,41




1 Şubat 2015 Pazar

Zeynep's Library İle Röportajım!


Merhaba arkadaşlar! Geçen günlerde Zeynep's Library blogunun sahibesi Zeynep, benimle röportaj yapmak istediğini söyledi. 50 soruluk bu röportaj -cevaplamanın çok zaman aldığını söylemeliyim- teklifini tabii ki memnuniyetle kabul ettim ^.^ Gerçi soruların bazılarında kendimi tam ifade edememiş olabilirim çünkü bir yerden sonra beynim pelteye döndü :D

Kısacaa bu uzun röportaja bir göz atmak isterseniz işte linki:


İyi eğlenceler! ^,^

31 Ocak 2015 Cumartesi

Buz Öpücük (Vampir Akademisi #2) - Tanıtım & İnceleme


Tanıtım Spoiler İçerir

Aşk ve kıskançlık zorunlu bir kış tatilinde çarpışırsa, eğlence kana bulanabilir! 

Rose, Dimitri'yi seviyor. Dimitri de belki Tasha'yı seviyor. 
Ve Mason da Rose ile birlikte olmak için canını vermeye hazır. 

St. Vladimir'de kış tatili geldi ama Rose tatil havasına bir türlü giremiyor. Muazzam bir Strigoi saldırısı okulu yüksek alarm durumuna geçirdi ve Akademi artık Gardiyanlar'la dolu. 
Ki aralarında Rose'un çetin ceviz annesi Janine Hathaway de mevcut. 

Ayrıca annesiyle teke tek dövüş yetmezmiş gibi, Rose'un yakışıklı eğitmeni Dimitri'nin de başkasında gözü var. Arkadaşı Mason ise Rose'a feci tutulmuş vaziyette ve Rose da erkek arkadaşı Christian'la bol bol yiyişen Lissa'nın beynine hapsolup duruyor! 

Strigoiler yaklaşıyor, Akademi hiçbir riski göze almıyor. Bu sene, St. Vladimir'in yıllık kayak tatilli mecburi.

Ancak göz kamaştırıcı kış manzarası ve şık Idaho tatilköyü yalnızca bir güven ilüzyonu. Üç arkadaş ölümcül Strigoilere karşı bir harekette bulunup kaçınca Rose, onları kurtarmak için Christian ile güçlerini birleştiriyor. 
Ancak kahramanlığın da bir bedeli var elbet... 

Çok fena, çok.

Spoiler sonu


Bu nasıl bir tanıtım anlayamadım ben. Kitabın özetini yazsaymışsınız bari. Nitekim öyle de olmuş. Bir sonunu yazmamışlar. İyi ki kitabı okumadan önce tanıtımını okumamışım, nefret ederim kitabın içeriğindeki olayları önceden öğrenmekten.

Neyse geçelim bu ıvır zıvırları, kitapla ilgili konuşacak çok meselem var. Aslında hepsini unuttum ama yavaş yavaş geleceğini ümit ediyorum. İlk olarak karakterler ile giriş yapacağım. Kitabın filmini izledikten sonra okurken hep o -berbat ötesi- filmdeki karakterler geldi aklıma. Karakterler berbat ötesi değil ama film öyle yani. Yine de Dimitri'yi sevmedim filmde. Rose ise bana kalırsa cuk oturmuştu. Lissa... Hayal ettiğim gibi değildi ama Christian'ın tipi hoşuma gitmişti. Gerisini hatırlamıyorum.

Rose'un karakterini seviyorum. Tabii ki o da ruhsal olarak çoğu kız karakter gibi kırılgan ama bunu dışa yansıtmamakta gayet başarılı. En azından şu son olaylara kadar. Bu karanlık meselesi gerçekten merak uyandırıcı. Bakalım ne çıkacak altından. Lissa ise... Ben Lissa'ya ne kadar uğraşsam da ısınamadım. Her daim Rose'un arkasına saklanan küçük kedi yavrusu gibi geliyor bana. Yani kendisini sevmiyor da değilim. Kararsızım, sanırım bu mesele diğer kitapları okuyunca karara bağlanacak.


Mason.. İlk kitapta kendisi hakkında ne hissettiğimi hatırlamıyorum. Ama film sağolsun kendisini hiç de yakışıklı gibi haya edemedim bu kitapta. Ama karakteri gerçekten insanı kendisine bağlıyor. Çok sempatik ve her daim neşeli, espri anlayışı en üst düzeyde.. Rose'u deliler gibi sevmesi üzücü. Asıl üzücü kısım ise spoiler içeren bölümde gelecek. O kısmı okuyorsanız neden bahsedeceğimi az çok tahmin edebilmişsiniz demektir zaten.

Bu arada Christian'dan bahsetmedim. Çünkü bahsedilecek bir şey bulamıyorum. Kendisi kitaptaki favori erkeğim zaten. Her hareketi, konuşması, davranışı hoşuma gidiyor. Ama Lissa'yla yaşadıkları vıcık vıcık aşk midemi bulandırmıyor değil. Aşk böceklerine hayır!

Ve Dimitri.. Erteliyorum ama yine dönüp dolaşıp geliyoruz. Filmde sizce de yaşı abartılmamış mı? Demek istediğim neredeyse babam yaşında duruyordu! Hayalimdeki kesinlikle öyle değildi, -ve şişman değildi.- -tamam filmde de şişman değildi ama- -öyle gibiydi işte bilmiyorum- ama şu an hayalimde nasıl olduğunu da unuttum. Lanet olası filmler! Her neyse, yaşı yüzünden ben de Dimitri'ye biraz mesafeliyim. Ayrıca tüm kitapta Rose'a o hareketin çocukça bu hareketin çocukça deyip durdu, sanki babası konuşuyor sandım. Tamam deneyimli dedik de, biraz da kuralları takmayan biri olsaydı.


Spoiler
Aslında özünde kurallara bağlı kalmakta ne kadar zorlandığını da görmüş olduk. Bence bu zayıflığın üzerine gitmeli Rose, ben bu aşırı kontrollülük olayından sıkıldım (Şeytani gülüş)

Ve sırada sevgili yeni tanıştığımız karakter Adrian Ivashkov var. Selam yakışıklı! Öyle ama.. nedense ben bu adamı da yaşlı hayal ettim kitabı okurken. Nefret ediyorum böyle olmasından ama bir nedenle kafama kalıp gibi oturdu. Belki de Rose'un adama sürekli büyük erkeklerle takılmıyorum falan demesindendir ama.. bilemedim. Belki de cümlelerindendir. Konuşması bir garip geliyor. Anlıyorum ki asıl sorun Adrian'da değil bende. Bu soruna bir çözüm bulmak lazım ve bunun tek çözümü sanırım bir fotoğraf görüp onu kafama Adrian olarak yerleştirmek. Eh, ne olursa olsun, benim hayalimdekinden iyi olacağı kesin!

Şimdi 180 derece dönerek konuyu tekrar Mason'a getiriyorum. Ve onun lanet olası ölümüne!!!! Ben sanmıştım ki... Eddie, olmadı Mia ölür sanmıştım. Ama Mason?! Yapılır mı bu bize? Tamam, belki Mason'la aramda özel bir bağ falan yoktu ama Rose'la daha aralarını tam düzeltemeden, konuşamadan ölmesi? Hem de aptalca bir fedakarlık yapmaya çalışarak ölmesi? O kadar içime oturdu ki! En çok da Rose'un uzunca bir süre cesedin başında oturmasından kafayı yiyip şok geçirmesinden etkilendim. Sanırım bizim güçlü (!) Rose'un yıkılışı beni Mason'ın ölümü hakkında en çok etkileyen etken oldu.


Ve bahsedeceğim iki önemli karakter kaldı. 1 numara: Tasha! Tasha'dan hiç hoşlanmayan birkaç kişiye denk geldim. Ben öyle değilim. (Bu karakteri de yine biraz yaşlı hayal ettim, hala falan olunca, sonra da güzelleştiremedim hayalimde. Ne olacak benim bu halim...) Güzel, başarılı, cesur bir karakter. Dimitri'yle araları iyi ve ondan hoşlanıyor. Eh, normal, zaten Rose'un Dimitri'den hoşlandığını bile bilmiyor, değil mi? Dimitri de kendisine yeşil ışığı yakınca, ikisi doğal olarak yakınlaştılar tabii. Dimitri'ye Gardiyanı olmasını teklif ettiğine şaşırmadım. Önünde hiçbir engel yoktu.

2 numara: Janine -Rose'un annesi-! İlk olarak, sizce de isim çok garip değil mi? Jeanine'i duydum ama Janine bir garip geldi. Her neyse. Ayrıca 1.55 mi?! Cidden mi? Benimle dalga geçiyor olmalısınız. Ve... Rose'un babası bir Türk mü? Ne bu? Şaka mı? Kesinlikle şaka olmalı... Okurken gözlerime inanamadım! Nazar boncuğu hediye etti ya! Ben de diyorum ne bu göz gibi şey, ilk başta aklıma geldi, nazar boncuğu gibi bir şey heralde dedim ama gerçekten nazar boncuğu olacağı aklıma gelmemişti :D

Janine'in karakteri hakkında.. karar veremediğim bir şey var. İşini kızından önce tutmasını anlıyorum ama Rose'a ne derecede değer verdiğini çözemedim. Yine de iyi kadın. Sanırım..

Kitabın sonunda sanki Rose bir anda büyümüş gibiydi. Demek ki olgunluk yaşla değil deneyimle doğru orantılıymış. O yaptırdığı iki çarpı dövmesi nedense benim için bile büyük anlam taşıyormuş gibi hissettim. Sanırım ben bu kitabı bayağı yaşayarak okudum. Özellikle sonlara doğru :D
Spoiler Sonu


(Resmi yeni sekmede açarak daha ayrıntılı görebilirsiniz.)

İşte kitaba başlama serüvenim: Bir gün evde çok sıkılmıştım ve şöyle eğlenceli, çok da derin olmayan bir kitap okuyayım dedim.  Aklıma bloguma bıraktığınız yorumlardan birinde Vampir Akademisi'ne devam et dediğiniz geldi. Ben de Rose'un renkli kişiliği, esprileri ve umursamazlığı şu an tam ihtiyacım olan şey dedim. Aslında bundan önce okuyacağım kitaplar vardı ama nedense onları okuyasım gelmedi. Elimde ne gariptir ki serinin 1-3-4-5. kitapları var ama 2 yok. Çünkü ben aldığım zaman baskısı tükenmişti. Her neyse, ben de e-book formatında okudum, aynı 1. kitap gibi, bunu da sonradan alacağım yani. Kitap aynı gün içerisinde okunup bitti, ama ebook biraz gözlerimi yorduğu için kalkıp da pc başına geçemedim. Ertesi günde dışardaydım falan derken yorum birkaç gün gecikti.

Diyeceğim o ki bence serinin 2. kitabı olarak gayet akıcı, eğlenceli, hafif romantik, biraz da dramatik bir kitaptı. Tadı damağımda kaldı. Serinin kitapları da elimde olduğuna göre en kısa zamanda devam edeceğim :) Aslında tam puan vermek istiyordum ama şöyle bir dönüp bakınca kitabın, özellikle ilk yarısının biraz içi boş olduğunu fark ettim. O yüzden 1 puan kırdım. Bunun dışında bir harikaydı!


Not: Anlayamadığım bir kısım var. Dimitri ve Rose'un birlikte olması yasak mı, yoksa Lissa'nın korunması, aralarındaki yaş, öğretmen-öğrenci vs. durumlarından dolayı kendi verdikleri bir karar mı?    Açıklığa kavuşturduk ^,^



Yazar: Richelle Mead   Yayınevi: Artemis   Sayfa Sayısı: 345
Liste Fiyatı: 18 TL    GoodReads Puanı: 4,31


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...